Mardin – GAP

MARDİN

Geçen sene doyamayıp bu sene (2020 Ekim) yine geldiğimiz şehir Mardin.

Memleketimde gezdiğim yerler içinde İstanbul’u hariç tutarsam en beğendiğim şehir burası. Çünkü Eski Mardin tarihte bir yolculuk yaptırıyor size. Zamanı geriye sarıyorsunuz adeta.

(2019 Ekim)

Şehir, eski ve yeni olmak üzere iki bölümden oluşuyor. 1960’lı yılların sonunda eski şehrin tamamının SİT alanı ilan edilmesiyle buraya yeni inşaat yapımı yasaklanmış.

Coğrafi konumu, mimarisi, evleri, kapıları, halkları, yaşayışı, dinleri, mabetleri, farklılıkları ile ahenkli bir bütün. Hayran olmamak mümkün değil.

Şehir ve yaşayışı hakkında öğrendiğim her şeyi anlatmak istiyorum. Bilesiniz istiyorum. Hazır mısınız başlıyorum 🙂

Gündüzü seyranlık, gecesi gerdanlık şehir

Tarihi İpek Yolu üzerinde bulunan ve Mezopotamya ovasını seyreden bir dağın eteğinde kurulan şehir; gerdanlığa dizilmiş taşlar gibidir.

  

İsmini Süryanice kaleler kenti demek olan “Marde”den almış. Romalılar, Maride; Araplar ise Maridin demiş.

Tarihi

On iki bin yıllık tarihi ile Yukarı Mezopotamya’nın en eski şehirlerinden.

M.Ö. 4500’den başlayarak yerleşim alanı olan Mardin; Subari, Sümer, Babil, Mitaniler, Asur, Pers, Selevkos, Roma, Bizans, Emevi, Abbasi, Selçuklu, Artuklu, Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Osmanlı Dönemine ilişkin birçok yapıyı bünyesinde harmanlayabilmiş bir açık hava müzesi görünümündedir.

Roma ve Bizans hakimiyetinden, Hazreti Ömer’in halifeliği sırasında Müslüman Araplar’ın eline geçen Mardin, Malazgirt Zaferi’nden sonra Türkler’in hakimiyetine girmiştir. 1517 yılında Çaldıran Zaferi’nden sonra Osmanlı topraklarına katılan şehir, Cumhuriyet döneminde vilayet olmuştur.

Mimarisi

Mardin kent mimarisinin gelişmesi Artuklular’la başlar, Osmanlılar’la devam eder. 12. yüzyıldan bu yana ayakta kalan mimari doku özellikle Artuklu Dönemi’nde inşa edilmiştir. Bu devirde birçok medrese yapılıp eğitime önem verilmiş. Artukoğulları hem yöredeki farklı inançlara saygı göstermiş hem de ekonomik ve sosyal gelişmeye hız kazandırmışlar.

Şehir inşa edilirken komşuluk haklarına çok dikkat edilmiş, alt yapı ihmal edilmemiş ve estetik göz önünde bulundurulmuş. Evler kalenin eteklerinden aşağıya doğru, hiçbir evin gölgesi birbirinin üzerine düşmeyecek şekilde yerleşmiş. Hiçbir konak başka bir konağın manzarasını kapatmaz. Bunda eğimli arazinin de payı var tabii. Mardin’deki tüm yapılar ovaya doğru yani güney yönüne bakar.

Şehir ve yapıları halkın ihtiyaçları düşünülerek, iklim göz önünde bulundurularak tasarlanmış. Sokaklar sıcak yaz ayları doğal iklimlendirme sağlayacak şekilde  yapılmış.

Kentin mimarisinde göze çarpan diğer özellik; konakların, sokakların, camilerin, kiliselerin komple Mardin taşı ile yapılmış olmasıdır. Mardin taşı kolay işlenebilen ama zamanla sertleşen çok özel bir taş. Taştan yapılmış bu güzel evler, İslam eserleri, camiler ve kiliseler bir arada Mardin’in büyülü manzarasını oluşturuyor.

Taş sokakları birbirine bağlayan, üstü ev, kendisi geçit olan abbaralar şehir içi ulaşımı sağlayan özel alanlardır.

Sokaklar; eğimli arazinin elverdiği ölçüde, insanlarla yük hayvanlarının geçebileceği genişliktedir.

Bu dar ve yokuşlu sokaklarında tek ulaşım ve taşıma aracı eşeklerdir. Yolunu kendi kendine bulabilen, merdiven çıkabilen eşekler, kentliler için hem taksi, hem çöpçü, hem hamal, hem saka görevi görüyor. Eşekler çöpçülere zimmetliymiş ve belli bir zaman sonra da belediyeden emekli oluyorlarmış.

İbn Battuta 1327’de İran-Irak gezisi dönüşü, Dicle vadisindeki neft (petrol) bataklıklarından geçerek Mardin’e varır: “Dağın eteklerinde kurulmuş bir şehir burası. İslam şehirlerinin en güzellerinden…” der.

Mardin’i ziyaret eden üç ünlü gezgin daha vardır. Evliya Çelebi, Jean Baptiste Tavernier ve Marco Polo.

İnançları

Mardin’de birbirinden farklı inanç ve kültürler yüzyıllardır barış içinde beraberce yaşamış. Kürt, Türk, Arap, Süryani, Yezidi, Yahudi, Ermeniler’in, inançlarını diledikleri gibi yaşadıkları şehirdir Mardin.

SÜRYANİLİK

Mardin’e gelip Süryaniler’den bahsetmemek olmaz.

Süryani; mezhep değil bir ırk adıdır. Süryaniler, yaklaşık 5.000 yıllık geçmişleriyle Mezopotamya’nın en eski halklarındandır. Kendilerini Mezopotamya’da yaşamış olan Akad, Asur, Babil ve Aram medeniyetlerinin mirasçısı olarak görüyorlar. Süryani kelimesi, Asurca’dan türemiş bir kelime olup Asurlular anlamında kullanılmıştır.

Süryaniler Hristiyanlığı ilk kabul eden toplumdur. Dünyada yaklaşık 4-5 milyon Süryani bulunuyor. Bunun 2 milyonu Hindistan’da. 1600 sene önce Urfa’dan ticaret amacı ile oraya gidip kalmışlar.

Eskiden Turabdin bölgesi (Mardin, Midyat, Cizre, Hasankeyf, Nusaybin) halkının % 90’nı Süryani imiş. (Turabdin; Süryanice Tanrı’nın kulları demek).

En son 1970’lerde terör nedeniyle bir kısım Süryani başta İsveç ve Almanya olmak üzere yurt dışına gitmişler.

Günümüzde Türkiye’de 20 bin Süryani bulunmakta. Bunun 15 bini İstanbul’da, 2300’ü Mardin’de ve kalanı diğer bölgelerimizdedir.

Süryani Kilisesine ait bazı bilgiler:

Süryani patrik kilisesi Türkiye’de ilk olarak Antakya’da kuruluyor. 10. yüzyılda Malatya’ya, oradan Diyarbakır ve en son Mardin Dayrulzafaran’a taşınıyor. Süryaniler’in ana merkezi 1293’ten 1932 yılına kadar burası oluyor. Merkez, 1932’de, önce Humus’a (Suriye) ardından da güvenlik sebebi ile 1959’da Şam’a (Suriye) taşınıyor. Burası resmi kayıtlarda Antakya’nın ve bütün doğunun patriği diye geçiyor.

Dinlerin kardeşliğini simgeleyen ve birçok yerde gördüğüm bu tabloda tavus kuşunu çözememiştim.

Yezidilerin amblemiymiş. Öğrendiğim bilgileri paylaşayım.

Yezidiler

Yezidiler (Ezidiler) çoğunlukla Kürtçe konuşan etnik-dini bir topluluğa verilen isimdir. Bu topluluğun Zerdüştlük ve eski Mezopotamya dinlerinden uzanan dini inançlarına Yezidilik ya da Ezidilik denilmektedir. Ezidiler, temel olarak tarihte Asurlular’ın bir parçası olan Irak’ın Ninova bölgesinde yaşamaktadırlar. Yezidilerin bir kısmı Kürt kimliğini benimsemiş olsa da, özellikle Ermenistan’da yaşayan Yezidiler, kendilerini Kürtlerden ayrı tutmaktadır. Ermenistan, Gürcistan, Suriye ve Türkiye gibi ülkelerde yaşayan Yezidi toplulukları gittikçe azalma ve Avrupa’ya, daha çok da Almanya’ya göç etme eğilimindedirler. 1970’li yıllara kadar Urfa, özellikle de Viranşehir’de yoğun olarak yaşayan ve sayıları 80.000’i bulan Türkiye Yezidileri, 1980’lerle beraber ülke dışına göç etmeye başlamışlardır. 1985 yılında 23.000’e inen sayıları, 2007 yılında 377’ye kadar (Urfa’da 243, Batman’da 72, Mardin’de 51, Diyarbakır’da 11 kişi) gerilemiş.

Yezidilikte tanrı, Dünya’nın sadece yaratıcısıdır, sürdürücüsü değildir. Tanrısal iradenin vücut bulması için Düşmüş Melek, bir nevi aracılık rolü üstlenmiştir. Düşmüş Melek, Melek Tavus olarak adlandırılır ve bir tavus kuşu ile simgelenir. Düşmüş Melek dünya gibi hem iyi, hem de kötüdür. Yezidiler için Melek Tavus, en güçlü melek ve aynı zamanda affedilmiş Şeytan’dır. Bu ismi ağzına almak, mukaddes olduğundan yasaktır. Tanrı, özünde iyilikle dolu olduğundan ibadet edip onun gönlünü kazanmak gerekmez. Aksine ibadetin ona değil, içi kötülüklerle dolu olana, Tavus’a yapılması ile kötülüğün en büyük kaynağından korunulur. Bu anlamda iyilik ve kötülüğün kaynağı aslında Melek Tavus’tur. Ahiret inancı gibi sonradan hesap verilecek bir yerin varlığı söz konusu değildir. İnsanın inanışına ve yaşayışına göre dünya cennete de, cehenneme de dönüşebilir. Melek Tavus, bütün bu işlerin denetleyicisi ve tanrının bu dünyadaki gölgesidir.

Ayrıca Yezidilik’teki Melek Tavus inancı, eski Zerdüştlük ve Mitraizm’den etkilenmiştir.

Şimdi gezdiklerimiz, gördüklerimize geldi sıra.

28 Ekim 2020 akşam saatlerinde şehre geliyoruz. Geçen senekinden farklı olarak bu sefer tarihi eski şehirde kalacağız. Otelimize yerleştikten sonra yemek yemek için 1. Cadde’ye atıyoruz kendimizi. Geçen seneki anılarımızı da yaşayarak ilerliyoruz. Yöre yemekleri yapan bir yere gitmek istiyoruz. Al Hayaal çıkıyor karşımıza. Lezzetli yemeklerimizi yerken mehtabı, vadiyi ve Kasım Tuğmaner Camisi’nin minaresini seyrediyoruz. İyi ki geldik diyoruz.

Maridin Otel

Ertesi gün otelde güzel bir kahvaltı ile günümüze başlıyoruz. Otelimiz, tarihi şehrin batı tarafının başlarında 1. Cadde üzerinde bulunan Maridin Otel. Eski bir konak. Konumu, odalar ve kahvaltısı güzeldi. Ancak servis biraz yavaştı.

Otelimizden şehir manzarası

Tarihi 1. Cadde

Şehri ikiye bölen “1. Cadde” doğu batı yönünde bulunuyor. Mardin’in bu en ünlü ve merkezi caddesindeki tüm yapıların dışları yenilenmiş ve aynı renk tabela kullanılarak düzenli bir sokak haline getirilmiş. En ünlü restoranlar, oteller, kafeler, kuruyemişçiler, telkari ve sabun dükkanları bu caddede bulunuyor.

Bugün şehrin batı ucundan (otelimizden) hareket ediyoruz. Ama sokak aralarından gitmek istediğimiz için 1. Cadde’nin vadi tarafındaki (güney) paralel sokaktan başlıyor yolculuğumuz.

Mardin Protestan Kilisesi

Yolumuzun üzerine çıkan bu kiliseye uğruyoruz. Mardin’de 160 yıl önce kente yerleşen Protestanların ev olarak inşa ettiği ardından da kiliseye dönüştürdüğü yapı 1960’lı yıllarda Protestanlar’ın kenti terk etmesi üzerine kapatılmış. 2015 yılında da tekrar ibadete açılmış.

Kilisenin bir sokak ötesinde bir cami var.

Latifiye (Abdüllatif) Cami

1371’de Artukoğulları tarafından Ulu Cami’nin planı örnek alınarak yapılmış. Doğuda bulunan giriş kapısı gösterişli mukarnas taş işçiliği ile dikkat çekicidir.

Minaresi 18. yüzyılda yapılmış.

Artuklu yapılarında görülen dilimli kubbe yerine bu caminin kubbesi oldukça sade, yuvarlakça biçimlenen kesme taşlardan yapılmış.

Kuzey kanadında ise ortasında selsebilli eyvanı olan revaklar yer bulunuyor. Burada rehber Fatih’e rastladık ve bize bu suya yansıyan romantik görüntülü fotoğrafları çekti. @rehberinfatih’e teşekkür ederiz.

Cumbalı Ev (İsmail Efendi Konağı)

19. yüzyılda, İsmail Efendi için Ermeni asıllı Mimarbaşı Lole Serkıs Gizo tarafından yapılmış.

3 katlı yapının kemerli penceresinin bordürü bezemelidir.

Cumbalı Ev’in karşısında bulunan Tatlıdede Konağı günümüzde hotel olarak kullanılıyor.

Ulu Cami’ye doğru tarihin büyülü atmosferinde ilerliyoruz. Film seti gibi her yer.

Buradaki tüm camilerin minarelerine bayıldım. Tek, ince kalem gibi minareler. Çoğu değişik tarzda işlenmiş, süslenmiş. Ama en sade olanın bile görüntüsü insanı cezbediyor. Bu arada minaresi en güzel olan cami Ulu Cami.

Ulu Cami

Şehirdeki en eski, en ünlü ve en güzel cami Ulu Cami. Bazı kaynaklarda Anadolu’nun en eski camisi olduğu yazıyor.

1176 yılında Artuklu Döneminde yaptırılmış ve II. Abdülhamit devrinde (1889) restore edilmiş. En kapsamlı onarım 2010-2012 yıllarında olmuş.

Sonradan tekrar yapılan muhteşem minaresi ile Cami-i Kebir, bugün hala ibadet için en çok tercih edilen ibadethanedir. Harika kabartma süslemeli minaresi ve dilimli kubbesi ile şehrin en önemli simgesi haline gelmiş.

Daha önceden caminin iki minaresi bulunmaktaymış. Biri yıkılmış.

Bu caminin bir diğer özelliği de burada “Sakal-ı Şerif”in bulunması.

Mezopotamya Kafe’de kahvemizi içerken bu şaheser yapıyı seyrediyoruz doya doya.

Kayseriye Çarşısı

Hediyelik eşyaların satıldığı bir kapalı çarşı. Bize pek cezbedici gelmedi.

Bakırcılar Çarşısı

Bakırcı ustalarının bulunduğu tarihi çarşı.

Revaklı Çarşı (Tellallar, Sipahiler Çarşısı)

17. yüzyılda yapılmıştır. Yolun her iki tarafında revaklar ve revakların arkasında birer sıra dükkanlar bulunuyor.

İçerisinde bakır sanatından, halı işlemeciliğine kadar pek çok atölye bulunuyor.

Şahmaran burada en çok kullanılan motiflerden. Tabii ki bir efsanesi var.

Yılanların Efendisi Şahmaran

Şahmaran Efsanesi, Anadolu’da başta Tarsus olmak üzere Güney ve Güneydoğu Anadolu’da yaygın olarak bilinen, sevilen, hatta evlere uğur ve bereket getirmesi umuduyla resimleri asılan kültürel bir unsurumuzdur.

Farsça asıllı bir kelime olan Şahmaran, “Yılanların Şahı” anlamına geliyor. Efsaneye göre Şahmaran; baş tarafı dünyalar güzeli bir kadın, alt tarafı yılan olan bir yaratıktır ve yeraltında, yılanlar ülkesinde yaşar. Hikayeye göre:

Vaktiyle Tarsus’ta Camasb (ya da Cemşab) adında odunculukla geçinen yoksul bir delikanlı vardır. Camasb ve arkadaşları bir gün oduna gittiklerinde, içinde bal olan bir kuyuyu barındıran mağarayı keşfederler. Camasb’ı kuyuya indirirler. O da balı yukarı arkadaşlarına gönderir. Hırslarına yenik düşen arkadaşları balı kendileri paylaşırlar ve Camasb’ı kuyuda yalnız bırakıp giderler. Çaresiz kalan Camasb kuyunun duvarında bir delik görür ve çakısıyla bu deliği genişleterek gizli bir geçide ulaşır. Bu geçit onu yeraltındaki yılanlar ülkesine götürür. Burası şırıl şırıl sular akan çok güzel bir yerdir. Etrafta bin bir çeşit yılan dolaşmaktadır. Hepsinin ortasında da bu yılanların hükümdarı olan sütbeyaz renkte, başı çok güzel bir kadın, vücuduysa yılan biçiminde olan Şahmaran vardır. Şahmaran bu delikanlıyı çok sever. Bir rivayete göre de ona aşık olur. Camasb bir süre Şahmaran ve yılanlarla beraber bu güzel yeraltı bahçesinde yaşar. Şahmaran ona hastalıkların tedavisi ve şifalı otlar hakkında bütün bildiklerini öğretir. Ancak delikanlı ailesini ve yeryüzünü çok özlemiştir. Şahmaran sonunda onun ısrarına dayanamaz. Kimselere kendinden bahsetmemesi konusunda uyarak onu yeryüzüne gönderir. Aradan zaman geçer. Delikanlı bu sırrı uzun zaman saklar. Bir gün Tarsus Kralı hastalanır. Bu amansız hastalıktan Şahmaran eti yiyerek kurtulacaktır. Bir şekilde Camasb’ın, Şahmaran’ın yerini bildiği ortaya çıkar. Şahmaran, mağarasında yakalanıp Tarsus’a getirilir. Bugün Şahmaran Hamamı denilen hamamın içinde öldürülür. Onun etini yiyen kral iyileşir. Şahmaran’ın sevgisine bir şekilde ihanet etmiş olan Camasb da ünlü bir hekim olarak kendini dertlere deva bulmaya adar.

Bakırcılık

Halife Ömer döneminde Ergani ocaklarından çıkarılan bakır, Mardin, Diyarbakır ve Siirt’teki atölyelerde işlenirmiş. Artuklu Hükümdarı Timurtaş, bu bakırlardan 1147 yılında ilk kez Artuklu sikkelerini bastırmış. Hala da geleneksel sanat yaşatılmaktadır.

Eski PTT Binası (Şahtana Ailesi Evi)

1. Cadde üzerinde bulunuyor.  Postane binası 1890 yılında Mimarbaşı Sarkis Lole Gizo tarafından Kasparyan Ailesi için yapılmış olan bir konak olup sonrasında Şahtana Ailesi tarafından satın alınmış. Ardından kamulaştırılarak uzun süre Mardin Postane Binası olarak hizmet vermiştir. Bugün Artuklu Üniversitesi Uygulama Oteli olarak hizmetine devam etmektedir. Muhteşem taş işçiliği ile Mardin’in en estetik yapılarından birisidir.

Bu güzel yapının bir diğer özelliği de, bence şehirdeki en güzel ikinci minareye sahip Şehidiye Camisi‘nin karşısında bulunması. Caminin estetik, cezbedici, yivli bir minaresi var.

PTT binasından çıkar çıkmaz solda Marilyn Monroe’ya benzeyen bu güzel hanımın kokulu sabunlar sattığı bir dükkanı var.

Şehidiye Cami ve Medresesi

13. Yüzyılın başlarında Artuklular tarafından yapılmıştır.

Yıkılan minaresi 1916 Ermeni mimar Lole tarafında inşa edilmiştir. Minarede değişik tarzlar harmanlanarak kullanılmıştır.

Kale Kafe’de bir kahve molası veriyoruz. Bu arada oturduğumuz her kafe ve restorandan fotoğraf çekiyoruz.

Mimarbaşı Serkıs Elyas Lole Kültür ve Sanat Sokağı

Pandemi nedeni ile bu sokaklar çok tenhaydı. Biraz hareket gördüğümüz yeri hemen fotoğrafladık.

Sıtti Radviye (Hatuniyye) Medresesi

Kutbeddin İlgazi’nin annesi adına, Sıtti Radviye Cami ile aynı tarihte yaptırılmıştır. 12. yüzyıl Artuklu Mimari özellikleri taşıyor.

Cami içinde Hz. Muhammed’e ait olduğu kabul gören ayak izi mevcuttur.

Sabancı Kent Müzesi

Mardin’in merkezinde yer alan 2 katlı tarihi müze binası II. Abdülhamit döneminde Diyarbakır Valisi Hacı Hasan Paşa tarafından 1889 yılında Süvari Kışlası olarak inşa edilmiş. Daha sonra askerlik şubesi ve vergi dairesi olarak da kullanılmıştır.

İçinde Dilek Sabancı Sanat Galerisi’nin de bulunduğu müze, şehirde görülmesi gereken yerler arasında bulunuyor. Burada Mardin’i ve hayatını anlamak için her çeşit bilgi ve materyal mevcut.

Müzeden çıkınca vaktimiz bol olduğu için bir camiye daha uğruyoruz.

Melik Mahmut Cami

14. yüzyılda yapılmış.

Buradan çıktıktan sonra Mardin’in güzel otellerinden Babil Konağı’nın terasına bir şeyler içmek ve Mardin’i seyretmek için gidiyoruz.

Buradan Mardin Kalesi manzarası da güzel. Fotoğrafta görünen İzala Hotel de eskiden Halkevi olarak kullanılıyormuş.

Mardin Kalesi

Mardin Kalesi askeri bölge olduğu için içeriye girmek yasakmış.  Kalenin çoğu doğal bir kale. Dağ kalenin çoğu alanını oluşturuyor. Ana kayaların üzerine çok az taş inşa edilerek kurulmuş.

Bir Danimarkalı bilim heyeti ile Ortadoğu ve Hindistan gezisine çıkan batılı seyyah Niebuhr 1767’de Mardin’e uğramış ve anılarında kale hakkında şunları yazmıştır: “Burayı kuşatan Timur, diktirdiği fidanlar yetişip meyve verecek çağa geldiği halde kaleyi alamamış. Sonunda üzüm ve incirlerden yedikten sonra kuşatmayı çözüp Mardin’den uzaklaşmış”

Yunus Peygamber yaşamış burada. Yaz aylarında buraya gelir, ibadet edermiş.

Bu arada meşhur Sadık Künefe’ye de uğruyoruz. Ama nedense çok da abarttıkları gibi lezzetli bulamıyoruz künefeyi. Ama olsun yine de iyi geliyor.

Sokakta dolaşırken tanıdık bir yüze denk geliyoruz. Geçen sene Mor Gabriel Manastırı’nı gezerken manastırın gönüllü rehberliğini yapan Kuryakos Acar. O da bizi tanıdı.  Yıllarca yaptığı manastır rehberliğini bırakmış. Pandemi nedeniyle Mor Gabriel Manastırı ve diğer bazı kiliselerin açık olup olmadığı hakkında bilgi aldık kendisinden.

Öğle yemeği için geçen sene lezzetlerini çok beğendiğimiz Ebrar Lokantası’nı aradık ve kapandığını gördük. Bu bizi çok üzdü.

Tarihi Kız Meslek Lisesi

Merdivenlerin sonunda L şeklinde duran iki binadan oluşuyor. 13. yüzyılın sonlarında Artuklular tarafından yaptırılmış olup, bugün ayakta olmayan Muzafferiye Medresesi arazisi üzerine 1898 senesinde bir Rüştiye Mektebi yapılmıştır. Rüştiye binası sonradan lise, ardından kız öğretmen okulu ve en son ticaret lisesi olarak kullanılmıştır. 1982 yılında ise Kız Meslek Lisesi’ne devredilmiştir. Bina görkemli taş işçiliğiyle Mardin’in simgelerinden biri haline gelmiş olan anıtsal bir kapının arkasında yer almaktadır.

Meryem Ana Katolik Kilisesi

1860 yılında Antakya Patriği İgnatios Antuhan Semheri’nin yardımları ile yaptırılan kilisede kemer, yuvarlak taş sütunlar ve avluda korkuluklar yer alır.

Kapısının üzerinde yer alan Süryanice kitabede: “Bu mekan ne kadar heybetlidir. Bu mekan ancak Allah’ın evidir. Göklerin kapısı budur” yazmaktadır.

1895’te de yanına Antakya Patriği Behnam Banni tarafından Süryani Katolik Patrikhanesi inşa edilmiş. Daha sonraki yıllarda burası  askeri üs, karakol ve sağlık ocağı olarak kullanılmış. 1914-1915 yıllarında yapılan genişletme çalışmalarında bir bölümü yıkılmış. 1988 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devredilen patrikhane, restore edilerek 1995 yılından itibaren Mardin Müzesi olarak kullanılmaya başlamış.

Mardin Müzesi

Müzenin 1995’ten beri faaliyet gösterdiği bina, eskiden Patrikhane olan binadır.

1. Cadde’de Cumhuriyet Meydanı’nda bulunan, çift girişli, üç katlı müzede Kuzey Mezopotamya ve Güneydoğu Anadolu kültürlerinin Eski Tunç, Asur, Urartu, Grek, Pers, Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu, Artuklu ve Osmanlı dönemlerine ait seramiklerin yanı sıra, tablet, silindir, mühür, kandil, sikke ve cam şişe örnekleri Arkeoloji Salonu’nda sergilenmektedir.

Mozaikler, sütunlar, arkeolojik kalıntılar, takılar gibi pek çok objeyi bu müzede görebilirsiniz. En eski matbaalardan bir tanesi de müzede bulunuyor. Önce silindire şekli çıkarılır, daha sonra taşa yuvarlayarak mühür elde edilirmiş.

Zeus (Jüpiter) Heykeli; M.S. 1-3. yüzyıl

Ölü Kültü Heykelleri. Kızıltepe. M.Ö. 1600-900

Karı-koca mezarı. Bizans 4. yüzyıl

Göçebe mezar taşları M.S. 11-20. yüzyıl

Tarihte bilinen ilk tapu senedi. Nusaybin. M.Ö. 9. yüzyıl

Kültür Sokak

Sit alanında bulunan sokak, turizmin hareketlenmesi ile Kültür Sokak olarak düzenlenip 2017’de açılmış.

Bu sokaklarda gezerken Mardin’in meşhur çöreklerinden de alıyoruz.

Geleneksel Mardin evlerinin sokakla bağlantısını sağlayan kapılar daima anıtsal biçimlere sahip olmuştur.

Kapıların üzerindeki levhalar aynı zamanda ev sahibinin dinini de gösteriyor.

Cercis Murat Konağı

Cercis; erguvan çiçeğinin Latince’deki adıymış.

Akşam yemeği için Cercis Restoran’da yer ayırttırdık. Gerçi ilgilenen bayan beni bayağı gerdi. Ama methettikleri için gitmek istedim. Hava güzel ve pandemi şartları olduğu için üst katlarındaki terasta yedik. Ama terasının ortamı bir restoran terasından ziyade apartman terası gibiydi. Fiks menünün dışında seçenek yoktu. İçecekler hariç olarak sunulan fiyat çok yüksekti.

Gelelim yemeklere. Ana yemek ayvalı bir et yemeği idi. Lezzetliydi. Ortaya meşhur meze tabağı geldi. Sunum güzel, lezzet orta karardı.

Yemekten sonra gelen kahvenin de sunumu harikaydı.

En son olarak da Vefa’nın eline bir ibrik tutuşturup, bileğine bir peçete asarak (garsonlar gibi) ona ellerimi yıkattılar. Fotoğrafları var ama koymuyorum 🙂

Yemekten sonra çay kahve içmek için manzarası ile büyüleyen Seyr-i Merdin kafeye gidiyoruz. Gerdanlık gibi bir Mezopotamya manzarası. Işıklandırılmış şaheser Ulu Cami.

Deyrulzafaran (Mor Hananyo Manastırı)

2019’da Türk Kültür ve Sanat Derneği olarak grupla gittiğimiz GAP gezisinde  maske ve mesafesiz zamanlar.

Eski Mardin’in 6 kilometre doğusunda, Mezopotamya ovasına bakan yamaçlarda yer alır. Burası milattan önceki yıllarda güneşe tapanların bir sin mabedi imiş. Süryanilerin, Hristiyanlığı kabulünden sonra 4. yüzyılda bu tapınağın üzerine kurulmuş.

5.-13. yüzyılda şifahane olarak kullanılmış. İlk tıp okulunun burası olduğu söyleniliyor. Duvarlarda yılan figürleri görülüyor.

13. yüzyıldan itibaren mezarlık olarak kullanılmış.

15. yüzyıldan bu yana da Deyrulzafaran adıyla anılan manastır, bugün halen faaldir ve manastır özelliğini sürdürmektedir. Adını geçmişte çevresinde yetişen zafaran (safran) bitkisinden almış.

Süryani Ortodoks Cemaati’nin Türkiye’deki  4 metropolitlik merkezinden birisidir. Diğerleri  İstanbul (Kadıköy), Adıyaman ve Midyat’ta (Mor Gabriel Kilisesi) bulunuyor.

640 yıl Süryani Ortodoks patriklerinin yerleşim yeri olan manastır 1932 yılında Suriye’ye taşınıyor.

Kubbeleri, kemerli sütunları, ahşap el işlemeleri, iç ve dış mekanlardaki taş nakışları ile etkileyici bir yapı olan manastır uzun yıllar boyunca Süryani Kilisesi’nin dini eğitim merkezlerinden olmuş.

Yapı  İçerisinde farklı dönemlerde yapılmış üç adet kilise bulunmaktadır; Mor Hananyo Kilisesi (493-518), Meryem Ana Kilisesi (1686-1708) ve Mor Petrus Kilisesi (1696-1699). İçinde 52 Süryani patriğinin mezarı ve eski güneş tapınağı bulunmaktadır. Daha sonra karşılama merkezi ve misafirhane bölümleri de ilave edilmiş.

Karşılama merkezinde turistler gruplar halinde ve sırayla içeri alınılıyor. Beklerken de kafe kısmından safran çayı ve Süryani çöreğinin tadına bakıyoruz. Sıramız gelince bahçe içinden geçerek manastıra varıyoruz. Burada manastırın gönüllü rehberleri bize bilgi veriyorlar.

Eski Güneş Tapınağı

Güneş girişini sağlayan pencere karşıda.

Tavandaki taşlar arasında harç, yapıştırma maddesi yok. Tamamen sıkıştırma tekniği ile duruyorlar. Dıştan bakıldıklarında bizim gördüğümüz yüzey düz olmakla birlikte diğer yüzeyleri farklı. Ortada v şeklinde kesilen kilit taşlı sırası bulunuyor. Taşlar 4000 yıldır bu şekilde duruyormuş. Bunlar 4. yüzyılda üzerine yapılan kiliseyi de taşıyor.

Mor Hananyo Kilisesi

Ana kilisedir. 5. yüzyılda inşa edilmiş. Duvar süslemeleri de bu zamandan kalmaymış.

Rehberimiz Süryani ibadetlerinden bahsediyor. Günde 7 vakit ibadetleri oluyormuş. Bunların 4’ü bireysel, 3’ü (sabah, öğle, akşam) cemaatle kilisede yapılıyor. Dualar, ilahiler okuyor ve secde ediyorlar.

Meryem Ana Kilisesi

Artık vaftizhane olarak kullanılıyor.

Mezar odalarında  52 Süryani patriğinin mezarı bulunuyor. Hepsi, kıyamette İsa’nın geleceği yön olarak düşünülen doğu yönüne sandalye üzerinde oturarak gömülürmüş.

Alfabeleri Arapça ile benzerlik gösteriyor.

Kasımiye Medresesi

Artuklular döneminde  yapımına başlanmış (13. yüzyıl) olan eser, Timur döneminde Moğollar’ın saldırıları sonucu yarım kalmış. 1457-1502 yılları arasında Akkoyunlu Sultanı Kasım İbn Cihangir döneminde tamamlanmıştır.

Artuklu Mimari özelliği tarzındaki yapı tüm Mezopotamya Ovası’nı görebilecek bir yere konumlandırılmış.

Taç Kapısı, Mardin’deki taş işçiliğinin en güzel örneklerindendir.

İçerisinde bulunan mescit, medrese, türbe ve eyvanlı-havuzlu avlu ile bir külliyedir.

Yapımından 20. yüzyıl başlarına kadar 400 yıl eğitim ve öğretim faaliyeti devam etmiş. 23 adet medrese odası bulunuyor. Güneş doğduktan batana kadar tüm derslikler aydınlık oluyormuş.

Havuzun etrafına toplanan öğrenciler geceleri suya vuran yıldızları çalışırlarmış.

Medresenin avlusundaki çeşme ve havuz düzenlemesinde İslam tasavvuf felsefesine göre suyun akışıyla doğumdan ölüme kadar geçen insan hayatı ve sonrası simgelenmiş. Çeşmeden çıkan su doğumu, döküldüğü yer bebekliği, sonraki bölümle sırası ile çocukluğu ve gençliği, uzun oluk yaşlılığı, suların toplandığı havuz ise mahşeri temsil ediyor.

Medresedeki bu kabartmadaki adamın gözleri hangi taraftan bakarsanız size bakıyor görünüyor 🙂

Güneş batarken medreseye giren ışıklar duvarlarda hoş görüntülere, suda yansımalara neden oluyor.

Çok hoş fotoğraflar çekilebiliyor.

Zinciriye Medresesi (İsa Bey Medresesi)

2019 yılı gezimizde Zinciriye Medresesini gezememiştik. Bu sefer gidelim diyoruz ancak pandemi nedeni ile kapalı. İçeride izin alınmış gelin damat fotoğraf çekimi var. Çok üzülüyorum. Bunu gören biri “Medresenin yanından üste dolanın. Hem medreseyi , hem şehri çok güzel seyredebilirsiniz” diyor. Ve dağlarda tırmanış maceramız başlıyor.

Kasımiye Medresesi ile aynı mimar tarafından 1385 senesinde son Artuklu Sultanı İsa Bey tarafından yaptırılmış. Timur ordusu ile savaşan Sultan bir süre bu medresede hapsedilmiş.

Yüksekte kurulmuş ve aynı zamanda rasathane olarak da kullanılmış. Bir dönem müze olmuş.

İçinde Sultan İsa Türbesi başta olmak üzere, birçok türbe bulunuyor.

Medrese doğu ve batı uçlarındaki dilimli kubbeleri ve doğu tarafındaki yüksek anıtsal taç kapısı ile uzaklardan bile dikkat çekiyor. Yürüyerek ulaşabiliyor ve en güzel Mardin manzaraları buradan seyrediliyor.

Eriyen karın zarar vermeden akıp gitmesi için oluşturulan ve insan yaşamının evrelerini sembolize eden hayat havuzu burada da bulunuyor.

Medresede incelikli bir taş işçiliği mevcut. Yapının girişinde Allah’ın adlarının işlendiği gözyaşı biçimindeki motifler mevcut.

Yapıya halk arasında Zinciriye Medresesi denmesi, bir rivayete göre eskiden iki dilimli kubbe arasına zincir gerilmiş olması sebebiyledir. Batı kubbede bulunan demir halkanın bu zincirin bağlandığı halkalardan biri olduğu söylenir. Gene bir rivayete göre zincir daha önceleri Ulu Cami’nin minareleri arasında asılı olup, minarelerin biri yıkıldıktan sonra medreseye getirilmiş ve kubbelerin arasına asılmış.

The Republic Cafe’den şehir manzarası. Yukarıda Zinciriye Medresesi, aşağıda Ulu Cami; şehrin sembolleri.

Sinek Cafe’den Şehidiye Cami minaresi

Şehrin meyilli konumundan dolayı birçok kafe ve restorantta inanılmaz manzaralar hakim oluyor. Ve böyle olunca da milyon tane fotoğraf çekiyoruz 🙂

Mor Hürmüz Keldani Kilisesi

Keldaniler, Süryanilerin Katolik kısmını oluştururlar. 1. cadde üzerindeki bu kilise faal olan tek Keldani Kilisesi. M.S. 4. yüzyılda yapılmış.

Bağdadi Restorant

Akşam yemeğini yerel lezzetler yiyerek ve hoş, nezih bir ortamda yemek istiyorsanız birinci adres Bağdadi Restorant olmalı.  2019’da geldiğimizde keşfetmiş ve çok beğenmiştik. 2020’de geldiğimizde de iki akşam bu güzel restorantta akşam yemeğimizi yedik.

Üst katında sıra gecesi oluyor ve fiks menü var. Alt katında ise alakart usulü. Hafif sesle çok güzel müzikler çalıyor. Biz burada yedik.

Mardin’e eşimin objektifinden bazı fotoğraflarla veda edelim.

 

0

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir