Sultanahmet

29 NİSAN-1 MAYIS 2017 İSTANBUL SULTANAHMET GEZİSİ

 İzmir Kültür ve Sanat Derneği olarak bir gezide daha birlikteyiz.

Cuma gecesi İzmir’den hareket eden midibüsümüz 29 Nisan 2017 sabahı İstanbul’a varıyor.

29 Nisan 2017 Cumartesi

 Eyüp Sultan Cami ve Türbesi

Sabah ilk önce Eyüp Sultan Hazretleri’ni ziyaret için Eyüp Sultan Camisi’ne gidiyoruz.

Eyüp Sultan Cami, İstanbul’da Eyüp semtinde Haliç kıyısında bulunuyor. Cami olmasının ötesinde kutsal bir ziyaret yeridir.

Eyüp Sultan Hazretleri (Hz. Halid bin Zeyd Ebu Eyyub el-Ensari), hicret sırasında herkesin Hz. Muhammed’i (S.A.S.) evinde ağırlamak istediği zaman, peygamberimizin devesi Kusva’nın evinin önünde diz çökmesi ile bu şerefe nail olan sahabedir. Hz. Muhammed’in (S.A.S.) söylemiş olduğu “İstanbul elbette fetholunacaktır; onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir” müjdesine nail olabilmek için doksanlı yaşlarında olmasına rağmen at üzerinde İstanbul kuşatmasına katılmıştır. İstanbul’da vefat etmiş ve defnedilmiştir.  Eyüp Sultan Hazretleri’nin kabrinin yerinin tespit edilmesi ise 1453’de İstanbul’un fethi ile mümkün olabilmiştir.

Gezilen tarihi yerler; estetik güzelliklerinin yanı sıra yaşanmışlıkları olan, ruhları olan mekan ve yapılardır. Bu nedenle buraları gezerken o dönemin tarihini ve/veya menkıbe, rivayetlerini bilmek mekanları hissetmemizi, onlara dokunmamızı sağlar.

Rivayet odur ki;

Fatih, fetihten hemen sonra Eyüp Sultan’ın kabrinin bulunmasını ister ve bunu hocası Ak Şemsettin’e söyler.  Akşemsettin gördüğü rüya üzerine Eyüp Sultan civarına geldiğinde bir nur görür. Orada koyunlarını otlatmakta olan bir çobana sorduğunda, koyunlarının hiç orada otlamadıklarını hep etrafından dolandıklarını öğrenir ve buranın kabir yeri olduğunu anlar. Kabrin yerini belirlemek için, baş ve ayak ucuna iki çınar fidanı dikerek padişaha haber verir. Hocasının sezgilerinden emin olmak isteyen Sultan, Silahtarağa’yı yanına çağırarak, dikilen fidanların yerlerinin değiştirmesini ve sökülen yere kendi yüzüğünün bırakılmasını emreder. Ertesi gün, bir kısım devlet erkanı ile olay yerine gelen padişah, Akşemsettin’den kabir yerini kendisine göstermesini ister. Akşemsettin hiç tereddüt etmeden ilk bulduğu yere gider ve çınar fidanlarının dikili olduğu yere bakmaksızın “Kabrin yeri burasıdır” der. İnancını pekiştirmek isteyen Padişah’ın, “Emin misin hocam?” diye üstelemesi üzerine, Sultan’ın kuşkusunu hisseden Akşemsettin “Elbette eminim, toprak içinde bir yüzük görüyorum, ama iki kulaç derinde de mezar taşı görüyorum” der. Akşemsettin’in tarif edildiği yer kazılınca önce yüzük çıkar. Ardından da kabirden “Haza kabri Halit İbn-i Zeyd” yazılı bir mermer çıkar. Olay karşısında tüm şüphesi yok olan Padişah, fidanları gerçek yerine diktirmek ister. Ancak Akşemsettin, “Bırakın, yerinde kalsın. Orası da kutsal bir mahaldir. Eyyüp El Ensari orada gasledilmiştir” der.
İşte o çınarlar, Eyüp Sultan Cami iç avlusunda bulunan, Evliya Çelebi’nin de seyahatnamesinde bahsettiği çınarlardır. Çınarlardan bugün sadece bir tanesi ayaktadır. Diğerinin 1915-1916’da yıkıldığı tahmin edilmektedir. Evliya Çelebi, çınarlardan şöyle bahseder: “… Avlusunun üç tarafı odalarla süslüdür. Ortasında cemaat maksuresi vardır. Bu maksure ile Eba Eyüp mezarı arasında göklere baş uzatmış iki çınar vardır ki, cemaat gölgesinde ibadet eder…”

Kabrin bulunmasından sonra burada İstanbul’un ilk külliyesi yapılır (1456) ve kabir için bir de türbe inşa edilir. Daha sonra Eyüp Sultan Hazretleri’ne duyulan saygı nedeniyle tüm padişahların kılıç kuşanma törenleri Eyüp Sultan Türbesi’nde gerçekleştirilir. Zamanla önemli kişilerin de buraya gömülmesi ile (Necip Fazıl, Fevzi Çakmak, Beşir Fuad, Ahmet Haşim, Ziya Osman Saba, Sokullu Mehmet Paşa) etrafı mezarlıklarla dolan külliye, İstanbul için önemli bir inanç merkezi olmuştur. Günümüzde sünnet olacak çocukların buraya getirilmesi de bir gelenek haline getirilmiştir.

Zaman içerisinde iyice harap olan camiyi III. Selim minareleri ve temelleri hariç tamamen yıktırır ve yeniden yaptırır. 1798’de başlayıp iki sene süren yapım çalışmaları sonunda ise cami günümüzdeki halini alır.

Eyüp Sultan Cami, şimdiki haliyle 18. yüzyılda yapılmasına rağmen dönemin camilerinden farklıdır. 18 metre çapındaki merkez kubbe, altı sütun ve iki fil ayağı üzerinde yükselir. İç süslemeleri oldukça sadedir.

Türbe sekiz köşeli olup tek kubbelidir.

Öğle yemeğinden sonra Galata Mevlevihanesine gidiyoruz.

Galata Mevlevihanesi Müzesi

Beyoğlu’nda İstiklal Caddesi’nin bir ucunda, Tünel meydanında Galipdede Caddesi’nden aşağıya doğru inmeden hemen tarihi cümle kapısıyla Galata Mevlevihanesi Müzesi sizi karşılar. Osmanlı döneminde Galata veya Kulekapısı Mevlevihanesi, Galipdede Tekkesi adlarıyla anılmış olan Mevlevihane, 1481 yılında kurulmuş olan “Galata  Sarayı Enderun Mektebi” ile birlikte Beyoğlu’ndaki en önemli Osmanlı eserlerindendir. Galata Mevlevihanesi, II. Bayezid döneminde 1491’de Afyon Mevlevihanesi Şeyhi Divane Mehmed Dede tarafından İskender Paşa’nın Galata’daki arazisi üzerinde kurulan İstanbul’un ilk Mevlevihanesidir.

“Küçük Kıyamet” adı verilen 1509 İstanbul depreminden etkilenen Mevlevihane yapıları 17. yüzyıl başından itibaren
birçok onarım ve yenilemeler geçirerek büyük bir külliye halini almıştır.
1925 yılında 677 sayılı Kanun ile tekkeler kapatıldıktan sonra fonksiyonu sona eren Mevlevihane’nin Semahane binası bir süre 35. İlk Mektep olarak kullanıldıktan sonra, 2 Ekim 1946 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı ile müze olması için Maarif Vekaleti ’ne devredilmiştir. Bu arada kullanılmayan Matbah-ı Şerif, Harem Dairesi, Semahane girişindeki iki türbe ve Derviş Odalarının bir kısmının olduğu ahşap yapılar kullanılmadığından yıkılmıştır.
Müze olması için Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü’ne bağlanmasına rağmen Semahane binası bir süre lojman olarak kullanılmış, Kültür Müsteşarı Mehmet ÖNDER’in çabalarıyla 1967–1975 yılları düzenlemelerinden sonra 27
Aralık 1975 günü “Divan Edebiyatı Müzesi” olarak ziyarete açılmıştır.
2005-2009 yıllarında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından Semahane binasının restorasyonu gerçekleştirilmiştir. Müze olarak yeniden fonksiyon kazanması İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı katkılarıyla olmuştur. AKBA’nın katkılarıyla 2009-2011 yılları arasındaki çalışmalarla Said Efendi Türbesi, Şeyh Galip Türbesi, Sebilküttab binaları restore edilmiştir. Semahane binasında gerçekleşen Müze Teşhir Tanzim ve Çevre Düzenlemesi çalışmalarıyla müze fonksiyonu kazanmış olan Galata Mevlevihanesi 21 Kasım 2011 günü  çağdaş müzecilik anlayışıyla yeniden ziyarete açılmıştır. Müze kartla girilebilmektedir.
Bahçede Şeyh Galip Türbesi ve Halet Efendi Türbeleri ziyarete açılmıştır.
Semahane
Giriş bölümünde yer alır.
Derviş Odaları 
Giriş kattadır. Müzenin ana konusu Derviş odalarında anlatılmaktadır. Sufilik ve tarikatlar ile başlanan bu bölüm Son Mevleviler konusuyla sona ermektedir.
Derviş odalarının orta meydanında vitrin içinde Gülabdan ve kandil sergilemeleriyle, oturma grupları, müzenin tarihinin anlatıldığı sinevizyon gösterisi, mekanın duvarlarında hat levhaları, Mevlevihane’nin eski fotoğrafları, Türkiye ve Dünya Mevlevihaneleri haritaları mevcuttur.
Mahfiller 
Üst kattadır. Müze koleksiyonundaki diğer eserler sergilenmektedir.
Osmanlı döneminde yabancıların Mevlevihane’yi ziyaretlerinde Sema törenlerini izlediği bölüm olan Ecnebiler Mahfili duvarlarında Adolphe Jean-Baptiste Bayot ve Emedeo Preziosi’nin Galata Mevlevihanesi’ni resmettikleri gravürleri ve Hans Christian Andersen’in Mevlevihane’yi ziyaretinden sonra izlenimleri bulunmaktadır.
 Buradan çıkışta Galata Kulesi’ne de çıkalım dedik amma kuyruğu görünce vazgeçtik.

Ava giden avlanır:)

Buradan Karaköy’e kadar yürüyüp bir kafede denizi seyrederken çayımızı içiyoruz.

Ardından otelimizin oldu Sirkeci’ye geliyoruz. Amisos butik otel. Her odası farklı renkte ve klasik tarzda döşenmiş şirin bir otel. Konum itibarı ile de Sultanahmet gezisi için mükemmel.

Odalara yerleştikten sonra dışarıya atıyoruz kendimizi. Sultanahmet Meydanı’nı gece seyredeceğiz.

Alemdar caddesinden yukarı çıkarken yol üzerinde million taşını görüyoruz.

Million Taşı

Doğu Roma İmparatorluğu’nda Konstantinopolis şehrine ulaşan tüm antik Roma yollarının başlangıç noktası ve dünya üzerindeki diğer şehirlerin bu şehre uzaklığının hesaplanmasında kullanılan sıfır noktasıdır. İlk yapıldığında dört yöne bakan bir kapı ve bu noktada kesişen yolların üzerine yükselen, dört sütun üzerine oturmuş bir kubbeden oluşuyormuş.

16. yüzyılda İstanbul’a su taşıyan kemerlerin genişletme çalışmaları esnasında yıkılıp ortadan kaybolmaya başladığı düşünülüyor.

30 Nisan 2017 Pazar

Ayasofya Müzesi

Uluslararası Kültür Mirasımız Ayasofya

Evvelinde bir Artemis tapınağı iken 3 kere Romalılar tarafından yapılan, Latin istilası gören, Bizanslılar tarafından restore edilen ve İstanbul fethinden itibaren restore edilip ilaveler yapılarak bugünkü haline getirilen muhteşem mabed. Kilisenin ve caminin ötesinde bir yapı. Üzerindeki her el izinde tarihin okunduğu şaheser.

Ayasofya; Ortodoksluk mezhebinde Tanrı’nın üç niteliğinden biri sayılan kutsal bilgelik demek.

Ayasofya;

Dünyanın en eski katedralidir.

Yapıldığı dönemden itibaren yaklaşık bin yıl boyunca (1520’de İspanya’daki Sevilla Katedrali’nin inşaatı tamamlanana dek) dünyanın en büyük katedrali ünvanına sahip olmuş.

Dünyanın en hızlı -5 yılda- inşa edilmiş katedralidir.

Dünyanın en uzun süreyle (15 yüzyıl) ibadet yeri olmuş yapılarından biridir.

Kubbesi “eski katedral” kubbeleri arasında çapı bakımından dördüncü büyük kubbe sayılmaktadır.

Çok defa yapılıp yıkılmış. Yıkımı da hep Hristiyanların elinden olmuş.

Birinci Ayasofya: Eski bir Artemis Tapınağı üzerine inşa edilmiş. İnşaası; Hristiyanlığı imparatorluğun resmi dini ilan eden Roma İmparatoru Büyük Konstantin tarafından başlatılmış ve 360 yılında oğlu II. Konstantin tarafından tamamlanmıştır. Burası tamamlanana kadar bugünkü müzenin kuzeyinde bulunun Aya İrini Kilisesi inşa edilmiş ve kullanılmıştır.

Mimari olarak bazilika (uzun yapılı) tarzında ve ahşap çatılı yapılmış.

404’te İmparatorun eşi yüzünden Patriğin sürülmesinin ardından çıkan isyanlarda kilise yakılarak büyük ölçüde tahrip edilmiş.

Bu yapıdan günümüze ulaşan bir kalıntı bulunmamaktadır.

İkinci Ayasofya: 415 yılında İmparator Theodosius ilk kilisenin kalıntıları üzerine benzer mimaride tekrar bir kilise yaptırmış.

Bu yapı 532’de “Nika Ayaklanması” sırasında yakılıp yıkılmıştır. İstanbul’un en kanlı isyanıdır.

Sultanahmet Meydanı eski zamanlarda At Meydanı yani “Hipodrom” olarak adlandırılırdı. Bu mekan çok önceleri Bizans’ta at yarışlarına ev sahipliği yapar ve yarış günleri koca bir şehrin kalbi burada atardı. Maviler ve Yeşiller olarak iki önemli takım mevcuttu. Bu iki grubun rekabeti çoğu zaman kontrolden çıkar ve çatışmalara dönüşürdü. Maviler muhafazakar üst sınıfı , Yeşiller ise alt gelirli halkı temsil ediyordu. Bizans halkı için bu takımların bir parçası olmak o kadar önemliydi ki tuttukları takımın renkleri günlük kıyafet seçimlerini bile etkilerdi.

Dönemin imparatoru Jüstinyen mavi takım taraftarı idi ve bunu her yarışta belki de bir imparator için aşırıya kaçan heyecanı ile belli etmekten hiç kaçınmıyordu..

Yine böyle bir yarış sonrası “Mavi-Yeşil” sloganları yerini Jüstinyen’e hakaretler ve ‘zafer’ anlamına gelen “Nika !”ya bırakmıştı. Sükunetini korumaya çalışan Jüstinyen kargaşanın ciddi ve tehlikeli boyutlara gelmesiyle heyetiyle birlikte Hipodrom’u terketti. İmparatorun Hipodrom’u terketmesiyle Mavi ve Yeşil gruplar güçlerini birleştirmiş ve zengin muhitlerini, çarşılarını, Aya İrini ve Aya Sofya dahil olmak üzere yağmalamış, ayaklanmayı çok büyük bir kaos haline getirmiştir. Gözü dönen isyancılar üst sınıfın sağlık merkezi olan Sampson Hastanesi’ni içindeki hastalar ile yakmıştır. Şehirdeki bu büyük kaos Anadolu yakasına ciddi bir göçe sebep olmuştur.

Jüstinyen bu ayaklanmanın bastırılamayacağını düşünüp kaçmaya kadar verir, hazine toplanır ve gemiler hazırlanır. Bu sırada ayaklanmanın başından beri sessizliğini koruyan Bizans İmparatorluğu’nun en hırslı İmparatoriçesi olarak bilinen Theodora belki de bu tarihi olayın bir katliama neden olmasına sebep olan meşhur konuşmasını yapar. Ve bu konuşma sonrası İmparator, kalmaya karar verir.

İsyan bastırılır. 30 bin kişi öldürülmüştür. Ancak ardında yıkık döküp harap bir şehir bırakmıştır. Bu ayaklanmanın sadece bir yarış anında ateşlenmediği çok açıktır. Jüstinyen’in otoriter ve adaletsiz yönetim anlayışı bu isyanın temelini oluşturur. Hatta imparatorluk yanlısı Maviler bile bu tutum karşısında Yeşiller ile güç birliği yapmıştır.

1935’te binanın batı avlusunda (bugünkü giriş kısmında) Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından yürütülen kazılarda bu İkinci Ayasofya’ya ait birçok buluntu ele geçirilmiştir. Ayrıca kazılar, İkinci Ayasofya’nın zemininin Üçüncü Ayasofya’nın zemininden iki metre daha aşağıda olduğunu ortaya koymuştur. Kazılara, şimdiki binada çökmelere neden olabileceği nedeniyle devam edilmemiştir.

Konstantinopolis Patriği’nin Patrik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi’nin bin yıl boyunca merkezi olan Ayasofya, 1054 yılında Patrik I. Mikhail Kiroularios’un Papa IX. Leo tarafından afaroz edilmesine şahitlik etmiştir. Bu olay Schisma‘nın yani Doğu ve Batı kiliselerinin ayrılmasının başlangıcı sayılır.

Üçüncü Ayasofya: İkinci Ayasofya’nın 532’de yıkımından birkaç gün sonra imparator I. Justinyen öncekinden tümüyle farklı, daha büyük ve kendisinden önce gelenlerin yaptırdıkları kiliselerden çok daha görkemli bir kilise inşa ettirmeye karar verdi. Jüstinyen bu işi yapacak mimarlar olarak fizikçi Miletli İsidoros ile matematikçi Trallesli Anthemius’u görevlendirdi. Anthemius daha inşaatın ilk yılında öldüğünden işi İsidoros sürdürmüştür.

İnşaatta kullanılacak malzemeleri üretmek yerine, imparatorluk topraklarında yer alan yapı ve tapınaklardaki yontulmuş hazır malzemelerden yararlanmak yoluna gidilmiştir. Bu yöntem, Ayasofya’nın inşa süresinin 5 yıl gibi çok kısa olmasını sağlayan etkenlerdendir. Böylece binanın yapımında Efes’teki Artemis Tapınağı’ndan, Mısır’daki Güneş Tapınağı’ndan, Lübnan’daki Baalbek Tapınağı’ndan ve daha birçok tapınaktan getirtilen sütunlar kullanılmıştır. Bu sütunların altıncı yüzyıl olanaklarıyla nasıl taşınabildiği ilginç bir konu oluşturmaktadır. Kaplama ve sütunlarda kullanılan renkli taşlardan kırmızı porfir Mısır, yeşil porfir Yunanistan, beyaz mermer Marmara Adası, sarı taş Suriye ve kara taş İstanbul kökenlidir. Ayrıca Anadolu’nun çeşitli yörelerinden gelen taşlar kullanılmıştır. İnşaatta on binden fazla kişinin çalıştığı belirtilir. İnşaat sonunda Ayasofya Kilisesi günümüzdeki halini almıştır.

Ayasofya mimari yönden incelendiğinde orta nef denilen büyük bir orta mekan, kuzey ve güneyde yer alan iki yan nef, doğu ucunda yer alan absid ve batı kısmında kapıların yer aldığı iç ve dış nartekslerden meydana gelmiştir. Böylece 3. yüzyılın sonlarına doğru bazilika ve merkezi planı birleştirerek yeni bir mekan yaratmışlardır. Bu mimarinin en belirgin örneği de 3. Ayasofya’dır.

537 yılında kilisenin açılışını İmparator Jüstinyen ve Patrik büyük bir törenle birlikte yapıyor. Ayasofya o zamana kadar en büyük yapı olarak kabul edilen Süleyman’ın Tapınağı’ndan daha büyük olduğundan İmparator Jüstinyen halka yaptığı açılış konuşmasında “Ey Süleyman! Seni yendim” demiştir.

Kilisenin ilk mozaiklerinin yapımı 565-578 yılları arasında tahtta olan II. Justin döneminde tamamlanabilmiştir. Kubbe pencerelerinden sızan ışıkların duvarlardaki mozaiklerde oluşturdukları ışık oyunları dahiyane mimariyle birleşerek ziyaretçilere büyüleyici bir atmosfer yaratmaktaydı. Ayasofya İstanbul’a gelen yabancılar üzerinde öylesine büyüleyici, derin bir etki bırakmıştır ki Bizans döneminde yaşayanlar Ayasofya’yı “dünyada tek” olarak nitelemişlerdir.

Hristiyanlıkta özellikle 726-787 yılları arasındaki bir dönem Tanrı’ya şirk olduğu düşünüldüğü için ikona kırıcı dönem (ikonaklazma, tasvir kırıcılık) yaşanmıştır. O dönemlerde Ayasofya’da da mozaik yapılmamış, olan ikon ve heykeller de kaldırılmıştır.

Latin istilası dönemi (1204-1261)

Haçlılar Kudüs’e gitmek üzere yola çıkıyorlar. İstanbul’a geldiklerinde buranın zenginlik elde etmek için daha uygun olduğuna karar veriyorlar. Zaten diğer bir inanışa göre IV. Haçlı seferinin asıl hedefi baştan beri İstanbul’dur. Ordunun başında Venedik Dükü Henri Cuse Dandolo var. İstanbul’u mahveden adam. İstanbul yağmalanıyor. Rahibelere bile tecavüz ediyorlar. At meydanında bulunan 4 bronz atlıyı Venedik’e götürüyorlar. Şu anda San Marko Meydanı’nda bulunuyor.  Ayasofya’daki kutsal emanetleri çalıyorlar. Kiliseden; aralarında İsa’nın mezar taşından bir parça, İsa’nın sarıldığı bez olan torino kefeni, Meryem’in sütü ve azizlerin kemikleri gibi birçok kutsal emanet ile altın ve gümüşten yapılma değerli eşyaları çalıyorlar. Kapılardaki altınlar bile sökülerek batı kiliselerine götürülüyor. Ayasofya gibi bir mabedin yağmalanmasının yine kendi dinlerine ait kişiler tarafından üstelik Papa’nın askerleri tarafından yapılması ilginçtir.

Latin istilası olarak anılan bu dönemde Ayasofya Roma Katolik Kilisesi’ne bağlı bir katedrale dönüştürülmüştür. 16 Mayıs 1204 tarihinde Latin İmparatoru I. Baodouin imparatorluk tacını Ayasofya’da giymiştir.

Son Bizans dönemi

Ayasofya 1261’de tekrar Bizanslılar’ın kontrolüne geçtiğinde harap, virane ve yıkılmaya yüz tutmuş bir durumdaydı. Restore edildi.

İstanbul’un Fethi

İstanbul’u almak yüzyıllarca birçok devlet adamının hayali ve gayesi olmuştur. Bu konudaki hadis de bu gayeyi canlı tutmuştur. Bu müjdeye 1453 yılında erişen Fatih Sultan Mehmet Ayasofya’ya girince şükür secdesine kapanmış ve ilk ezanı bu sırada okutmuştur. Fethin sembolü olarak derhal Ayasofya Kilisesi camiye dönüştürülmüş, Osmanlı İmparatorluğu’nun Cami-i Kebiri olmuştur. O sıralarda Ayasofya harap bir haldeydi. Ayasofya’ya özel bir önem veren Fatih Sultan Mehmet kilisenin temizlenip camiye çevrilmesini emrediyor fakat adını değiştirmiyor. Fatih Sultan Mehmet’in gösterdiği hoşgörüyle mozaiklerinden insan figürleri içermeyenler olduğu gibi bırakılmış, içerenler ise tahrip edilmemiş, yalnızca ince bir sıvayla kaplanmıştır. Yüzyıllarca sıva altında kalan mozaikler bu sayede doğal ve yapay tahribattan kurtulabilmiştir.

İlk minaresi onun döneminde inşa edilmiştir. Osmanlılar bu tür yapılarda taş kullanmayı tercih etmekle birlikte minarenin hızla inşa edilebilmesi amacıyla bu minare tuğladan yapılmıştır. Yine papaz odalarının bulunduğu yere medrese yapılmış. Burası Fatih Külliyesi açılana kadar hayli meşhurmuş. 150 talebesi olan medresenin ilk müderrisi ise “Zamanın Ebu Hanife’si” olarak adlandırılan Molla Hüsrev’di. Dönemin en büyük alimlerinden dünyaca ünlü matematikçi Ali Kuşçu da Fatih Külliyesi’ndeki medreseler açılana kadar burada müderrislik yapmıştı.

Osmanlı sultanları da Ayasofya’yı imar edip yeni ilaveler ile bir Külliye’ye dönüştürmüşlerdir.

Minarelerden biri de sultan II. Beyazıd tarafından eklenmiştir.

II. Selim döneminde (1566-1574) dayanıksızlık belirtileri gösteren bina, dünyanın ilk deprem mühendislerinden biri sayılan Osmanlı baş mimarı Mimar Sinan tarafından eklenen dış istinat yapılarıyla (payanda) takviye edilerek, son derece sağlamlaştırılmıştır. Binaya iki geniş minare (batı kısmına), hünkar mahfili ve II. Selim’in türbesini  eklemiştir.

III. Murat zamanında minber ve müezzin mahfili eklenmiştir.

I. Mahmud 1739’daki restorasyonda bir kütüphane ile binanın bahçesine bir sıbyan mektebi, bir imarethane ve bir şadırvan ekletti. Böylece Ayasofya binası, civarındaki yapılarla birlikte bir külliyeye dönüştü. Bu dönemde ayrıca yeni bir sultan galerisi ve yeni bir mihrap yapıldı.

Ayasofya’nın Osmanlı dönemindeki en ünlü restorasyonlarından biri; Sultan Abdülmecit’in emriyle  İsviçre İtalyanı olan Fossati kardeşler nezaretinde 1847-1849 yılları arasında yapılmıştır. Fossati kardeşler, kubbe, tonoz ve sütunları sağlamlaştırdı ve binanın iç ve dış dekorasyonunu yeniden elden geçirdi.  Zaman içine peyderpey örtülmüş mozaiklerin üstü açılıp bir kısmı temizlendi, çok tahrip olanları ise sıvayla kaplandı ve altta kalan mozaik motifleri bu sıva üzerine resmedildi.

Işıklandırma sistemini sağlayan yağ lambası avizeleri yenilendi.

Kazasker Mustafa İzzed Efendi’nin (1801–1877) eseri olan, önemli isimlerin hat sanatıyla yazılı olduğu yuvarlak dev tablolar yenilenip sütunlara asıldı.

Padişahın camiye gelişinde istirahat etmesi ve bazı kabulleri yapması için yeni bir Kasr-ı Hümayun ve Bizans üslubu Hünkar Mahfili, Ayasofya’nın dışına yeni bir medrese ve muvakkithane inşa edildi.

Minareler aynı boya getirildi.

Bu restorasyon çalışması bittiğinde Ayasofya Cami 1849’da gerçekleştirilen bir törenle yeniden halka açıldı.

Müze dönemi

1930 ile 1935 yılları arasında restorasyon çalışmaları nedeniyle halka kapatılan Ayasofya’da Atatürk’ün emriyle bir dizi çalışmalar yapıldı. Bu çalışmalar arasında çeşitli restorasyonlar, kubbenin demir kuşak ile çevrilmesi ve mozaiklerin ortaya çıkarılıp temizlenmesi sayılabilir. Cami; Bakanlar Kurulu’nun kararıyla müzeye çevrilip 1 Şubat 1935’te ziyarete açılmıştır. Yüzyıllar sonra mermer zemindeki halıların kaldırılmasıyla zemin döşemesi ve insan figürlü mozaikleri örten sıvanın kaldırılmasıyla da muhteşem mozaikler tekrar gün ışığına çıkarılmıştır.

1924’den sonra Öksüzler Yurdu olarak kullanılan medrese, eski eser özelliği taşımıyor denilerek İsmet İnönü tarafından yıktırılmış. 1985’te molozları kaldırıldığında temellerine ulaşılmış ve yeniden inşası gündeme gelmiş. 2012’de Medresenin yeniden inşası, Ayasofya Bilimsel Kurulu’ndan olur almış, ÇED (Çevresel Etki Değerlendirilmesi) raporunun çıkması beklenmektedir.

Ayasofya’nın girişi.

 

ayasofya planı ile ilgili görsel sonucu

Ayasofya’nın zemin planı: 1. Sıbyan mektebi 2. Şadırvan 3. Muvakkithane4. Mütevelliler dairesi (günümüzde Müze Müdürlüğü’nce kullanılıyor) 5. Şehzadeler Türbesi 6. III. Murad Türbesi 7. II. Selim Türbesi 8. III. Mehmet Türbesi 9. Sebil 10. Mermer sarnıç 11. Türk payanda duvarları 12. Kütüphane 13. Vaftizhane (Günümüzde Sultan Mustafa ve Sultan İbrahim Türbesi) 14. Sebil 15. Minareler 16. Omphalion (İmparator taç giyme yeri) 17. İkinci Ayasofya kalıntıları 18. Ayasofya Medresesi (günümüzde mevcut değildir) 19. Ayasofya İmareti (günümüzde mevcut değildir) 20. İmaret Kapısı 21. Mihrap 22. Hünkar Mahfili 23. Minber 24. Müezzin mahfili 25. IV. Murat’ın yaptırdığı mermer kürsü 26. Bergama’dan getirilen küpler 27. Terleyen sütun 28. Üst kata çıkış rampası 29. Alt kata iniş rampası 30. Hazine dairesi (tr.wikipedia.org).

ayasofya planı ile ilgili görsel sonucu

Pinterest’ten aldığım bu krokinin netliği az ama Osmanlı döneminde yapılan yapıları göstermesi açısından faydalı.

Artık Ayasofya’yı gezmeye başlayabiliriz. Müze kart geçiyor.

Alt Kat

Atrium (Avlu)

Müzenin bahçe girişi güney batı tarafında. Binaya batı kısmındaki, Bizans döneminde atrium denilen avlunun bulunduğu kapılardan girilir. Buradaki, dış nartekse açılan ana kapıdan girmeden önce, solda görülen kalıntılar kazılarda ortaya çıkarılmış İkinci Ayasofya’ya ait kalıntılardır. Giriş merdiveni, portik (giriş sundurması) kalıntıları ve vaktiyle cepheyi süsleyen iki mermer blok. Mermer bloktaki kabartmada 12 havariyi temsilen yapılmış 12 kuzu görülüyor.

Dış Narteks

Kilisenin duvar yapımında kum ve tuğla kullanılmış. Kubbe ağırlığını almak için en hafif kum olan Rodos kumu tercih edilmiş.

Dış nartekste bir lahit var. Zeyrek’te bulunmuş. İmparatoriçe İrini’nin olduğu düşünülmekte. Ayasofya ile ilgisi olmayan lahit korunması amacı ile buraya konulmuş.

Sultan Abdülmecid’in Mozaik Tuğrası

 Dış narteks ana giriş kapısının sağındaki duvarda Sultan Abdülmecid’in Tuğrası sergilenmektedir. Tuğra, 1847-1849 yıllarında Fossati Kardeşlerin Ayasofya’da yaptığı onarımlar sırasında, Ayasofya’nın dökülmüş olan altın yaldızlı orijinal mozaik tanelerinden, İtalyan Usta N. Lanzoni’ye yaptırılmıştır. Fossati tarafından Sultan Abdülmecid’e hediye edilen tuğra; yuvarlak formlu, altın yaldızlı mozaik tanelerinden (tessera) meydana gelen zemin üzerine, yeşil renkli mozaiklerle işlenmiştir. Mozaik tuğra, tasarım açısından Osmanlı Dönemini, kullanılan malzeme açısından ise Doğu Roma Dönemini yansıtması bakımından oldukça enteresandır.

İç Narteks

İç narteks tavanı mozaiklerle kaplı. Mozaiklerden sarı renkte parlayanların yapımında altın kullanılmıştır. Duvarlar çeşitli ülkelerden ve Anadolu’nun çeşitli kentlerinden getirilme dalgalı mermer levhalarla kaplıdır. Bu dalgalı mermer levhalar duvarlara sabitlenmeden önce ikiye kesilmiş ve duvarlara yan yan öyle sabitlenmiştir ki, katlanıp mürekkeplenen bir kağıdın açıldığında gösterdiği gibi, ilginç bir simetri gösterirler.

Günümüzde içinde elektrik ampulları olan yağ lambası avizeleri cami dönemine aittir.

İmparator Kapısı Mozaiği

İç narteksten ana nefe (ana salona) 9 kapı açılır. Ana salona açılan ortadaki ana kapıya, yalnızca imparatora ve mahiyetine mahsus olduğundan “İmparator kapısı” adı verilir.  Ayasofya’nın en büyük kapısıdır. 7 m. boyundaki İmparator kapısı, bronz çerçeveli olup, meşe ağacından yapılmıştır. Kanatlarının üzeri tunç levhalarla kaplıdır. Doğu Roma kaynaklarında kapının Nuh’un Gemisi’nin tahtalarından yapılmış olabileceğinin yanı sıra, Yahudiler’in kutsal levhalarının saklandığı sandığın tahtası da olabileceği bilgisi geçmektedir.

Bu kapının üst kısmındaki duvarda (tympanum) 9. yüzyıldan kalma bir mozaik bulunur. Bu mozaikte ortada İsa sağ eli ile takdis işareti yapar. Baş parmağın ucu “kalbe giden yol”la ilişkilendirilen yüzük parmağına temas eder haldedir. Sağ madalyonda Cebrail, sol madalyonda Meryem görülür. Sol alt kısımda görülen sakallı kişi Bizans imparatorlarından VI. Leon’dur. Ortodoksluk geleneğinde en fazla üç kez evlenilebilmesine karşın erkek çocuğunun olabilmesi için dört kez evlenmiştir. Bu yüzden İsa’dan özür diler vaziyette, secde eder şekilde tasvir edilmiştir. İsa’nın elindeki Kitab-ı Mukaddes’te İsa’nın Yuhanna İncili’ndeki bir sözü yazılıdır: “Size selamet olsun! Ben evrenin nuruyum.

Kapıdan girdikten sonra sağda ve solda III. Murat’ın Bergama’dan getirdiği Helenistik dönemden kalma (M.Ö. 4. yy) Bektaşi taşından yapılma iki küp var. 1250 litre sıvı alabilen bu küplerden, cami döneminde, kandillerde ve bayram namazlarında şerbet dağıtılmaktaydı. Diğer günlerde içerisinde su bulunan küplerin alt kısımlarında musluklar yer almaktadır.

Orta mekan karşımızda. Paye ve sütunlarla ayrılmış sağda güney, solda kuzey nefi bulunuyor.

Güney Nef

Bu güney nefinde iki payanda arasında I. Mahmut Kütüphanesi bulunur. Türk yapı ve süsleme sanatının ilgi çekici bir eseridir. 1739 yılında I. Sultan Mahmud tarafından yaptırılmıştır. Kütüphane, okuma salonu, hazine-i kütüb (kitapların korunduğu oda) ve bu iki bölümün arasındaki koridordan oluşur.

Duvarlar İznik çinileriyle kaplıdır. Kütüphaneye girişi sağlayan iki kanatlı kapı çiçek ve kıvrık dallarla süslü tunç şebeke ile kaplıdır ve “Ya Fettah” oymalı iki kulpu vardır. Kapının karşısındaki duvarda Sultan I. Mahmud`un yeşil çinilerle bordürlenmiş somakiden tuğrası yer almaktadır.

Ayasofya; Ortodoks-Katolik-Müslümanlara kucak açmış bir mabet. Aynı zamanda işlemelerinde pagan sembolleri de içermekte. Bu sembollerin nasıl işlendiği bilinmiyor. Nefin doğu ucuna doğru soldaki duvarda üzerinde iki yunus ve Poseidon’un trident olarak bilinen yabasını içeren bir taş işlemesi görülür. Bu, Bizans rahiplerinin, Hristiyan olmalarına rağmen, bir pagan ilaha ait unsuru kiliseye sokabilecek derecede eski Yunan kültürü etkisi altında kalmış olmalarını gösteren bir örnek olarak değerlendirilebilir.

Tavanda balık figürleri.

Nefin doğu ucunda üç çeşit sütun görülür. Bunlardan kırmızı porfir taşından yapılma olanları Mısır’dan getirilmiştir. Yeşil olanları ise Yunanistan’dan getirilmiştir. Binada kullanılan beyaz mermerlerin kökeni genellikle Marmara Adası’ndaki mermer ocaklarıdır. Batı dillerindeki mermer sözcüğünün kökeni “Marmara”dır.

Ayasofya’da toplam 107 sütun bulunmaktadır, bunlardan 40’ı alt katta, 67’si üst kattadır. Bu sütunların hemen hemen hepsi yekpare (monolit) olup, Ayasofya’dan da eskidirler. Çünkü imparatorluk topraklarındaki eski tapınaklardan getirilmişlerdir. Sütun başlıkları Bizans stilindedir. Sütun başlıklarından bazılarında küçük bir daire ve harflerden oluşan Jüstinyen arması görülür. Bu nefin doğu ucundaki yeşil sütunun yanındaki duvarda bir el izi bulunur, kime ait olduğu bilinmeyen bu el izi hakkında çeşitli rivayetler bulunmaktadır.

Sütun başlıkları üzerindeki zarif süslemeler.

Omphalion

Mahfilin hemen yanında zeminde, girilmemesi için kenarları zincirle çevrilmiş kare biçimli bir alan vardır. Burası bilinmeyen bir nedenle Bizanslılarca dünyanın merkezi olarak kabul edilirdi. Yunanca’da “Yerin göbeği” anlamında, omphalion olarak adlandırılan ve Bizanslılar’ca kutsal sayılan bu yerde kimilerine göre Ayasofya’nın inşa edilmesinden önce bir tapınak bulunmaktaydı. Kimilerine göre bu yer “ley hatları”nın  bir kavşak noktasıydı. (Dünyayı çepeçevre saran manyetik alan çizgileridir. Manyetik alan noktalarını birbirine bağlayan hatlardır). İnsanlar sanki tümden sözleşmiş gibi bütün eski kutsal yapıları, mabedleri, tapınakları hep bu hatlar üzerine inşa etmişlerdir.

Kutsallığı nedeniyle Doğu Roma Döneminde, İmparatorların törenle taç giydikleri yer olan Omphalion, büyük mermer dairenin etrafında değişik renk ve boyutlardaki dairelerin bulunduğu özel bir bölümdür. Tören sırasında siyasi ve dini otoriteleri temsil eden kişilerin her birinin durması gereken konumlar bu kare biçimli alan içine daireler oluşturacak biçimde döşenmiş renkli taşlarla belirlenmiştir. Toplam sayıları 16 olan bu dairelerden en büyüğü ortadaki olup, muhtemelen imparatorun duracağı yeri gösteren dairedir.

Müezzin Mahfili

Güney neften mihraba geçilirken, zeminden yaklaşık 3 metre kadar yükselen, balkonu andıran mermerden yapılma bir yapı göze çarpar. III. Murad Döneminde ana mekanın doğusuna büyük müezzin mahfili yapılmış, mekanın çok büyük ve cemaatin kalabalık olması nedeniyle, yapı içerisine 4 müezzin mahfili daha eklenmiştir. Ayasofya cami iken her yıl Muhammed’in doğum gününde (mevlit kandili) mevlit okunan yer müezzin mahfilidir. Ana yapı ile uyum içinde olan müezzin mahfili, 16. yüzyıl Osmanlı mermer sanat işçiliğinin en güzel örneklerini yansıtmaktadır.

Minber

 Minber, camilerde cuma günleri, hatiplerin üzerine çıkarak hutbe okuduğu merdivenli yüksek kürsüdür. Ayasofya’da mihrabın sağında yer alan minber, Sultan III. Murad Döneminde yapılmıştır.

Apsit ve Mihrap

Binanın doğu kısmının ucu dışarı taşkın durumda olup, üstü yarım kubbeyle örtülü pencerelerin bulunduğu bir apsitle  son bulur. Apsit çevresinde Osmanlı döneminde eklenen yapılar yoğunluk kazanmaktadır. Örneğin apsitin sağında minber, solunda hünkar mahfili yer alır.

Apsitte Bizans döneminde yıkılan pencerelerin yerini Osmanlı döneminde vitray ve ayetlerle süslü pencereler almıştır.

Üçüncü Ayasofya, diğer eski Ortodoks kiliseleri gibi, geleneksel olarak Kudüs’e yönelik olarak inşa edilmiştir ve diğer eski Ortodoks kiliselerinde olduğu gibi absitinin ekseni inşa edildiğinde tam olarak Kudüs yönünü göstermekteydi.

Bu alanda Kudüs yönü ile Mekke yönü arasında pek büyük olmayan (birkaç derecelik) bir fark bulunmaktadır. Bu yüzden İstanbul’da camiye çevrilen kiliselerde kıble yönünü göstermek üzere kilisenin absiti içine yapılan mihrap absitin iyice sağına inşa edilirdi. Fakat Ayasofya’da mihrap apsitin çok sağına değil, hafifçe sağına inşa edilmiştir. Çünkü Ayasofya binası tam olarak olması gereken yönde değildir. Yani hafifçe Mekke yönüne doğru bir kayma göstermektedir. Bu bir yapım hatası olamayacağına göre, binanın zaman içerisinde hafifçe bir kayma geçirmiş olması düşünülebilir. Cebrail’in parmağıyla Ayasofya’yı çevirdiğine ilişkin olarak çıkarılmış söylentiler bu husustan kaynaklanmıştır.

Ayasofya’nın 19. yüzyılda yenilenen mihrabı; mermerden yapılmıştır. İçinde bir şemse ile yıldız motiflerinin yer aldığı çokgen planlı nişinin üzerini yarım kubbeli kavsaran örter. Kıvrık dallı akantus yapraklı geniş bordürle sınırlanan mihrapta bolca altın yıldız kullanılmış olup üstte gösterişli bir tepeliği bulunmaktadır.

Mihrabın her iki yanında 16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman’ın fethettiği Macaristan’daki bir kiliseden getirttiği iki dev kandil bulunmaktadır.

Büyük Hat Levhaları

Apsit duvarlarında Kur’an ayetlerini içeren çerçeveler ve içine Allah, Muhammed, dört halife, Hz. Ali’nin oğulları Hasan ve Hüseyin’in isimleri yazılı olan sekiz yeşil daire bulunur. Bu dairelerin tahtadan yapılmış olan büyükleri de ana nefin (ana salonun) iç mekanını kuşatacak şekilde asılmışlardır. İsimler her biri 7,5 m. yarıçapında olan bu 8 dev panoya hat sanatı tarzında yazılmıştır. Bunlar Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin (1801–1877) eserleridir.

1930’lu yıllarda restorasyon çalışmaları sırasında yerlerinden indirilen bu panolar 1951’de Adnan Menderes tarafından yeniden yerlerine koydurulmuştur. Levhaların ahşap askıları hafif ve dayanıklı olması nedeniyle ıhlamur ağacından yapılmıştır.Bu hat levhalarının İslam Dünyası’nın en büyük hat levhalarından olduğu bilinmektedir.

Apsitin en üst kısmında, kucağında çocuğu İsa’yı taşıyan, taht üzerinde tasvir edilmiş bir Meryem mozaiği yer alır. Bu mozaik Ayasofya’da ikonaklazma döneminden sonra yapılmış ilk figüratif tasvir örneği teşkil etmesi açısından önemlidir.

Hünkar Mahfili

Hünkar Mahfili, padişahların Cuma ve Bayram namazlarını, ayrıca Kandil gecelerinde yatsı namazlarını bulundukları şehrin Selatin Camilerinde kılmaları nedeniyle, Osmanlı mimarisinde “Hünkâr Mahfili” ya da “Mahfil-i Hümayun” olarak adlandırılan, Padişahların ibadeti için oluşturulmuş özel mekanlardır.

Ayasofya’da yapılmış olan ilk Hünkar Mahfili’nin nerede olduğu ve kim tarafından yapıldığına dair kaynaklarda bir bilgiye rastlanmamaktadır. Günümüzde mihrabın solunda yer alan Hünkar Mahfili, yapıya Sultan Abdülmecid Döneminde 1847-1849 yılları arasında yapılan restorasyonlar sırasında, Fossati Kardeşler tarafından eklenmiştir.

Hünkar mahfili beş sütun üzerine, altıgen planlı bir kısım ve yine sütunlar üzerine oturan koridordan oluşmaktadır Alt kısmı mermer ajurlu korkuluk levhalı, üstü ise altın yaldızlı ahşap kafeslidir. Mahfilin tavan kısmı bitkisel motifli kalem işi bezeme ile süslenmiştir.

Gittiğimizde Hünkar mahfili bölümünde restorasyon çalışması vardı. İki levhanın ortasında ve aşağıda iskele ile çevrelenmiş alanda bulunmaktadır.

Osmanlı sultanı mahfile özel olarak yapılmış bir galeriden ulaşmaktaydı.

Orta Nef

Orta nefin (ana salonun) ortasında, ağırlığı dört paye (ayak) üzerine oturtulmuş, payelere geçişin pandantiflerle sağlandığı bir ana kubbe yer alır. Ayasofya’nın devrim niteliği taşıyan kubbesi birçok sanat tarihçisinin, mimarın mühendisin özel ilgisini çekmiştir.

55,6 metre yüksekliğinde ve 31 m çaplarındaki ana kubbenin ağırlığı doğu ve batısındaki iki yarım kubbeyle hafifletilmiştir. Ana kubbenin güney ve kuzeyde yarattığı baskı ise payandalarla karşılanmıştır. Bir şemsiyenin telleri gibi, kubbenin tepesinden başlayıp kubbe pencereleri arasından geçerek pandantiflere inen 40 kaburga, kubbenin ağırlığının payelere aktarılmasında önemli bir rol oynar. Orta nefin kuzey kenarını oluşturan çift katlı sütun dizisinin üzerindeki duvarda Ortodoks Kilisesi patriklerinin mozaikleri bulunur. Bunlar çok yüksekte olduklarından dürbünsüz pek iyi görülemezler. Ana mekan, duvarlardaki ve kubbedeki pencerelerden ışık alır. Ayrıca kubbedeki pencereler kubbe ağırlığını azaltmakta işe yarıyor.

Mozaiklerle kaplı ana kubbenin ortasında Bizans döneminde İsa’yı tasvir eden bir mozaiğin  yer aldığı bilinmektedir. Kilise camiye çevrildiğinde diğer insan figürlü mozaiklerin sıvayla kaplanmasına karşın bu mozaik 17. yüzyıl ortalarına kadar açık bırakılmış, 17. yüzyıl ortalarında Kazasker Mustafa İzzet Efendi tarafından üzerine “Allahü Nurüssemavat…” diye başlayan ayetin işlendiği bir sıvayla kapatılmıştır. Bununla birlikte mozaiğin 1894 depreminde düşmüş olduğu da iddia edilmektedir.

Kubbe Melek Tasvirleri

Pandantifler üzerinde birbirilerine tam eş olmayan dört melek figürü işlenmiştir. Bu melekler cennette Tanrı’nın tahtını koruduğuna inanılan, bir baş ve altı kanattan oluşan Seraphim melekleridir. Doğuda yer alan melekler mozaikten yapılmış, batıdaki iki melek ise Doğu Roma Döneminde bozulmuş ve fresko olarak yenilenmiştir. Abdülmecid zamanındaki onarımda bakımı yapıldıktan sonra 6 kat sıva ile kapatılan melekler 2009 yılında restorasyon sırasında açığa çıkarılmış ve heyecan yaratmıştır.

Kuzey Nef

Restorasyonda olan bölümler vardı.

Terleyen Sütundaki Dilek Taşı

Kuzey nefinde ziyaretçilerin ilgisini çeken tek şey nefin batı ucunda bulunan beyaz mermerden yapılma kare biçimli sütundur. “Terleyen sütun” olarak adladırılan ve hakkında sayısız rivayet bulunan bu sütun, günümüzde dilek dileme yeri durumuna gelmiştir. Dilek dilemek isteyenler elinin baş parmağını sütundaki deliğe sokup elleriyle bir daire çizerler. Delik günümüzde sütuna geçirilmiş bronz bir plakanın ortasında yer almaktadır.

Rivayete göre Ayasofya’nın yapımı sırasında İmparator Justinyen inşaatı kontrol etmek için sık sık buraya gelirmiş. Kontrol için yine bir gün Ayasofya’da dolaşırken çok şiddetli bir baş ağrısına tutulmuş. Bu sırada bir direğe başını dayamış ve baş ağrısı tamamen geçmiş. İmparator, dikkatlice sütuna baktığında ufak bir delik olduğunu ve bu delikten bir yaşın süzüldüğünü görmüş. Bu yaşın, Meryem Ana’nın gözyaşı olduğunu ve kendisini iyileştirmesi için Tanrı tarafından gönderildiğini düşünmüş. Halk, bu mucizeden haberdar olunca sütun kutsal kabul edilmiş. Bundan sonra hastalıklarının iyileşmesini isteyenler Ayasofya’ya gelmeye başlamışlar. Bu sütundaki deliğe parmaklarını sokarak, parmaklarını ıslatan suyu hasta olan bölgelerine sürerlermiş.

Üst kat

Üst kata alt kattaki iç narteksin batı ucunda yer alan bir kapıdan geçilerek, irili ufaklı taşlarla “arnavut kaldırımı” tarzında döşenmiş bir rampadan çıkılır. Bu rampa imparatoriçenin tahtıyla sarsılmadan taşınmasına kolaylık sağlamaktaymış. Rampa duvarlarında yer yer eski tuğla kemerler görülür. Bizans döneminde de Osmanlı döneminde de üst kat daima kadınlara ayrılmıştı. Üst katta da alt katta olduğu gibi, güney ve kuzey nefleri bulunur. Bu iki nef birlikte bir “at nalı” biçimini oluştururlar.

Güney Üst Nef (Tribün)

İmparatoriçe Locası

Törenleri izlemek üzere Ayasofya’ya gelen imparatoriçe üst kata çıkarılır, törenleri maiyetindekilerle birlikte üst katın güney nefindeki “imparatoriçe locası”ndan izlerdi. İmparatoriçe locasından günümüze ulaşan kısımlar mermer başlıklı iki küçük yeşil porfirden yapılma sütun ve zemindeki imparatoriçenin tahtının konacağı yeri göstermek üzere yerleştirilmiş dairesel yeşil porfir taşından oluşur. Bu yeşil daire omphalion’daki daireler gibi yapılmıştır. Buradan binanın alt katı ve iç mekanına hakim bir bakış açısı elde edilebilmektedir.

Üst katın neflerinde tavanı kaplayan, insan figürü içermeyen mozaikler Osmanlı döneminde yağmur suyundan tahrip olduğundan, 19. yüzyılda Osmanlı sultanı Abdülmecit bunların onarılmasını emretmişti. Fakat mozaik sanatı 19. yüzyılda unutulmuş bir sanat durumuna geldiğinden İtalyan Fossati kardeşler sultana bunları onaramayacaklarını belirtip, başka bir çözüm önerisinde bulundular: Çok tahrip olan mozaikler sıvayla kaplandı ve altta kalan mozaik motifler bu sıva üzerine resmedildi. Bazı sütunların üst kısımlarındaki kemerlerde sıvayla kaplanmamış mozaikler halen görülebilir durumdadır. Fakat yer yer nemden dolayı orijinal renklerini kaybetmişlerdir. Ayrıca yer yer dökülen veya altta mozaik olup olmadığı anlaşılmak üzere kasten açılmış sıvalar altından da eski mozaikler görülebilmektedir. Fossati kardeşlerin üst kattaki tavan mozaiklerini kaplamadan önce tüm mozaiklerin kopyalarını kağıtlara çıkardıkları bilinmekteyse de, yanlarında götürdükleri bu kağıtların günümüzde nerede oldukları bilinmemektedir.

Cennet ve Cehennem Kapısı

İmparatoriçe locasının az ilerisinde, üzerlerindeki anahtar kabartmalarından dolayı “cennet ve cehennem kapısı” olarak adlandırılan, vaktiyle bir kapı içerdiği sanılan, duvarlara sabitlenmiş iki mermer blok görülür. Bu bloklar üzerinde yaşam ağacı, balık gibi semboller içeren küçük kabartmalar bulunur. Kilise temsilcileri synod adı verilen toplantıların yapılacağı odaya gitmek üzere bu kapıdan geçerlerdi.

Deisis Mozaiği

Buradan geçildikten sonra sağ tarafta yer alan duvarda, 12. yüzyıldan kalma “deisis” olarak adlandırılan, İsa’nın kıyamet günü insanlık için Tanrı’dan niyaz dilemesini simgeleyen bir mozaik bulunur. Alt kısmı yok olmuş bu büyük mozaikte ortada İsa, sağda Vaftizci Yahya, solda ise Meryem görülür. İsa’nın sağ eli, alt kattaki iç nartekste yer alan mozaikte de görüldüğü gibi “vaftiz işareti” denilen bir halde tasvir edilmiştir.

Bu mozaiğin muhtemelen diğer çeşitli Ortodoks kiliselerinde taklit edilmeye çalışılan bir özelliği, İsa’nın yüzünün sağ ve sol yarılarının birbirlerinden farklı olarak tasvir edilmiş olmasıdır. Bu fark, sağ ve sol gözlerde de görülür. Bir yapım hatası olmayan bu özellik, Leonardo da Vinci’nin ünlü eserinde de görülmekle birlikte, Ayasofya’daki bu mozaik 12. yüzyılda yapılmış olduğundan Vinci’nin eserinden daha eskidir. Mozaiği yapan sanatçı İsa’nın yüz kısmına öyle bir özellik kazandırmıştır ki, mozaikten Kudüs yönüne doğru 10-15 metre kadar yürünerek geri dönüp bakıldığında hem İsa’nın yüzünün iki yarısı simetrik hale gelir, hem de İsa’nın gözleri o konumdaki kişiye bakar bir vaziyet alır. Bu mozaik Bizans resim sanatında Rönesans’ın başlangıcı olarak ele alınır.

Üst katın bu kısmında sağda, zeminde Venedik Cumhuriyeti’nin kör hükümdarı, İstanbul’u mahveden adam Dandolo’nun mezarı yer alır. Venedik dükü Henri isteği üzerine vefat edince Ayasofya’ya (üst kat) gömülmüştü. Rivayete göre Bizanslılar Dandolo’nun kemiklerini köpeklere atmışlar. Burada sadece mezar taşı var.

 Komnenos, Meryem, İsa, İrene Mozaiği

Güney üst nefinin doğu ucunda, sağda binanın eğrilmeye maruz kalışının açık bir göstergesi olan, Piza kulesi gibi eğrilmiş bir sütun bulunur.

Solda ise yine alt kısımları tahrip edilmiş iki mozaik yer alır. 1122’de yapılmış olan ilk mozaikte ortada çocuğuyla Meryem Ana, solda, elinde bir para kesesi tutan Bizans imparatoru II. Yannis Komnenos, sağda eşi İrene görülür. Mozaiğin 90 derece açı yaparak yan duvarda (payede) devam eden kısmında imparatorun veremden ölen oğlu Aleksios tasvir edilmektedir. İmparator ve eşi oğullarının genç yaşta ölmesinden sonra çocuklar için ücretsiz bir hastanenin açılmasını finanse etmişlerdir.

Zoe ve Eşi Mozaiği

11. yüzyıldan kalma diğer mozaikte ortada İsa yer alır. Bizans mozaik sanatında genellikle, İsa baştaki haleye bir haç iliştirilerek tasvir edilir ve ayrıca mozaiklere kimlikleri açıklayıcı yazılar eklenir. Bu bakımdan Bizans mozaiklerinde kimliklerin teşhis edilmesinde zorluk çekilmez. Mozaikte sağda İmparatoriçe Zoe yer alır. Zoe, kocalarının ölümünden dolayı üç kez evlenmiş ve üç imparatora eşlik etmiştir. Her evlenişinde mozaikteki İmparatoru ve adını değiştirmek gerektiğinden, sanatçı mozaikteki İmparator’un vücudunu tümüyle değiştirmek yerine yalnızca kafayı ve kim olduğunu açıklayan yazıyı değiştirmek yoluna gitmiştir. Bu yüzden mozaikte İmparatorun kafasının ve adının çevresinde kazınma izleri görülmektedir. Mozaikteki son kocası imparator IX. Konstantin Monomakos’tur. O da elinde bir para kesesi tutar halde tasvir edilmiştir.

Kuzey Üst Nef

Kuzey üst nefinde günümüzde Ayasofya’nın mozaiklerinin ve çeşitli kısımlarının büyük boy fotoğrafları sergilenmektedir. Bu nefin sağ tarafında kuytuda kalan bir duvarda imparator Aleksandros’un (912-913) Mozaiği bulunur. İmparator Aleksandros’un eşcinsel olduğu ve özel yaşamına önem verebilmesi için imparatorluğun yönetimini kardeşi VI. Leon’a bıraktığı belirtilir.

Cebrail Mozaiği

Nefin doğu ucundaki bitiminde, solda aşağı kata iniş rampası bulunur. Sağda ise, güney nefinin ucundaki girintinin simetriği tarzında bir girinti yer alır. Buradan bakıldığında tam karşıda, absitin üst kısmı ile yarım kubbe arasındaki kemerde Cebrail’i tasvir eden mozaik görülür. Mozaik buradan, alt kattan görülme derecesine kıyasla daha iyi ve daha yakından görülebilmektedir. 9. yüzyıla tarihlenen bu mozaikte kanatlarıyla tasvir edilmiş baş meleklerden Cebrail, sol elinde bir küre tutar halde tasvir edilmiştir. Bu kürenin dünyayı temsil ettiği sanılmaktadır. Fakat mozaiğin dünyanın yuvarlak olduğunun bilinmediği 9. yüzyılda yapılmış olduğu göz önüne alınırsa, sanatçının hangi bilgiye dayanarak dünyayı yuvarlak temsil etmiş olması ilginçtir.

Absitteki Meryem mozaiği buradan da görülmektedir. Bu mozaiğin öteki nefin bitimindeki girintiden görülmesine kıyasla buradan görülmesinin tek farkı, buradan Meryem ve İsa’nın bakışlarının düşmüş olduğu sanılan melek mozaiğine yönelmiş olduklarının farkedilebilmesidir.

Çıkış

Çıkış Mozaiği (Jüstinyen, Meryem ve Büyük Konstantin)

Binadan çıkış iç narteksin güney ucundaki kapıdan olur. Bu çıkış kapısının üzerine yerleştirilmiş bir ayna oraya, çıkış yönünde ilerleyen ziyaretçileri, arkalarında kaldığından göremedikleri bir mozaiğin daha bulunduğu konusunda uyarmak üzere yerleştirilmiştir. 10. yüzyıldan kalma bu mozaik, Fossati tarafından 1849’da keşfedilip tekrar kapatılmış, 1933-1934 yıllarında temizlenmiştir.

Mozaikte ortada çocuğuyla birlikte Meryem yer alır. Olgun bir insanın yüz hatlarıyla tasvir edilen “Çocuk İsa” sağ eliyle vaftiz işareti yapmakta ve sol elinde “malik olma”yı simgeleyen bir rulo tutmaktadır. Solda üçüncü Ayasofya’yı inşa ettiren Jüstinyen, Meryem’e Ayasofya’nın bir maketini sunar halde tasvir edilmiştir. Bu Ayasofya maketinde kubbenin üzerinde bir haç bulunduğu görülmektedir. Sağda ise Konstantinopolis’in kurucusu sayılan  Roma İmparatoru Büyük Kostantin, Meryem’e surlarla çevrili Konstantinopolis’in maketini sunar. Adı Bizans alfabesiyle yukarıdan aşağı doğru yazılmıştır. Meryem’in tahtının zeminini oluşturan mozaik taşlarının yapımında gümüş kullanılmıştır.

Çıkışta yer alan, artık kapatılamayan bronz kapı, dünya’nın en eski kapılarından biri sayılmaktadır.

M.Ö. II. yüzyıla ait bu kapı Ayasofya’ya Tarsus’taki bir tapınaktan getirilmiştir. Ayasofya’nın zemini Bizans dönemindeki bir depremden sonra bir miktar (30–35 cm.) yükseltilmek zorunda kalınmıştır. Bu yüzden bu kapı iptal edilerek yerine yenisi yapılmış, fakat eski kapı başka yere götürülmeyerek orada bırakılmıştır. Bu sayede kapının alt kısmında Ayasofya’nın 6. yüzyıla ait zemini görülebilmektedir.

Avlu

Şadırvan

Alt kattaki çıkış kapısından avluya çıkıldığında görülen şadırvan I. Mahmut döneminde eklenmiştir.

Arkasında yer alan hem taş hem tuğla kullanılarak inşa edilmiş yapı ise Osmanlı döneminde eklenmiş, çocukların Kur’an eğitimi için kullanılmış Sıbyan Mektebidir.

Türbeler

Sol taraftaki kapı türbelere açılır. Ayasofya Müzesi’ne ait türbeler, II. Selim’in, III. Mustafa’nın, III. Mehmet’in, Sultan Mustafa’nın, Sultan İbrahim’i ve şehzadelerinin türbeleridir. Türbeler artık ziyarete açılmıştır.

Bu türbelerden birinde yürütülen restorasyon çalışmaları sonucu bilinen en büyük boyutlu, Bizans döneminin 6. yüzyıl öncesi erken Hristiyanlık dönemine ait vaftiz havuzu ortaya çıkarılmıştır.

Avluyu çevreleyen diğer binalar müze müdürlüğünün personelince çalışma amaçlı kullanılmaktadır.

Ayrıca, genellikle konserlerde açılan Aya İrini Müzesi de Ayasofya Müdürlüğü’ne bağlıdır.

Ayasofya’da müslümanlar için ibadete açılan bölüm var!

İstanbullu Süha abimizden Ayasofya’nın doğu girişinde ibadete açılan bir bölüm olduğunu öğreniyoruz.

Burası I. Mahmud döneminde yapılan Hünkar Kasrı. Padişah buraya gelir, istirahatini yapar, tefekkür eder, abdestini alır, camiye geçermiş.

Aslında buradaki ibadet 1991 yılında başlamış. Öğle ve ikindide ibadete açılıyormuş.

2012 yılından beri ise bu vakit ezanları Sultanahmet ile karşılıklı okunuyor ve muhteşem etkileyici oluyor. Daha önce denk gelmiştim ve kımıldamadan dinlemiştim bu ruhani ziyafeti.

Ekim 2016’da ise buraya ilk defa asaleten bir imam atanıyor. Beş vakit ibadete açılıyor. Süha abi bizi buranın İmamı ile tanıştırıyor. Önder Soy ile. Karşımızda, kafamızdaki imam kalıplarına uymayan, sıra dışı bir imam var. Bunu daha konuşmaya başlarken anlıyoruz. Spora ve sanata meraklı, mesleği ile ilgili veya farklı birçok kurslara devam edip kendini geliştirmeye devam eden, aydın görüşlü, geldiği makama layık olmaya çalışan bir insan. Hünkar Kasrı’nın ibadet yapılan alanında başlıyor muhabbetimiz.

Ardından Kasrın diğer alanlarını geziyoruz.

Ve mutlu mesut ayrılıyoruz Önder Bey’in yanından.

Hipodrom

İstanbul’un en ünlü meydanlarından olan Sultanahmet Meydanı; Roma ve Bizanslılar tarafından “Hipodrom”, Osmanlılar tarafından “At Meydanı” olarak isimlendirilmiş. Bu üç imparatorluğun da merkezi kabul edilen bu bölge imparatorlukların siyasi ve dini merkezi konumuna gelmiş ve en ihtişamlı eserler burada yapılmıştır.

Bizans döneminde Sultanahmet Cami’nin olduğu yerde İmparatorluk Sarayı varmış. İmparatorluk Sarayı ve şimdilerde İl Milli Eğitim Müdürlüğü (Eski Adliye Sarayı) arasında ise büyük bir U harfi şeklinde Hipodrom bulunuyordu. 480x117metrelik alana sahip Hipodrom’da araba yarışları, vahşi hayvan gösterileri, zafer alayları gibi çeşitli eğlence ve faaliyetler yapılırdı. Birçok eserin sergilendiği Hipodrom’un doğu duvarında bulunan 4 adet bronz  heykel şehrin Latin istilası sırasında kaçırılarak Venedik’teki San Marco Meydanı’na götürülmüştür.

Hipodrom’dan günümüze 3 tane anıt kalmıştır: Örme Dikilitaş, Mısır’dan getirilen Dikilitaş (Obeliks) ve Delfi’deki Apollon Tapınağı’ndan getirilen Yılanlı Sütun. Hipodrom zemini 4-5 metre yükseltilerek, kalan bu 3 anıt bugünkü görünümünü almıştır.

Dikilitaş (Obeliks, Theodosius Dikilitaşı)

Meydanın simgesi durumundadır. Aslında bir Mısır anıtıdır. M.Ö. 1600 yılında Firavun Tutmosis adına Karnak’ta (Mısır) dikilmiştir. Mısır’ı fetheden Roma İmparatoru Theodosius pembe granitten yekpare taş anıtı 390 yılında gemilerle İstanbul’a getirtmiş ve Hipodrom’a diktirmiştir.

Dikilitaş’ın dört cephesinde antik Mısır dilinde yazıtlar vardır.

Anıt, mermer bir kaidenin üzerinde dört bronz ayağa oturur. Kaidenin dört yüzü de kabartmalarla kaplıdır. Bu kabartmalarda I. Theodosius, oğulları, karısı ve yardımcıları ile Hipodrom sahneleri ve anıtın dikilişini gösteren tasvirler yer alır. Anıtın kaidesinde biri Latince, biri Grekçe olmak üzere iki kitabe vardır.

Latince kitabede anıt kendi ağzından konuşur: “Önceleri direnmiştim, ama yüce efendimizin buyruğuna itaat ederek ezilen tiranlar üzerinde zafer çelengini taşımam için gerekli her şey, Theodosius ve onun kesintisiz devam eden sülalesine boyun eğdi. Bana da galebe çalındı ve Proklos’un idaresinde 30 günde dikilmeye mecbur edildim.”

Grekçe kitabe:  “Devamlı yerde yatan dört taşı dikmek cesaretini ancak İmparator Theodosius gösterebildi. Yardıma Proklos’u çağırdı ve böylece 32 günde taş dikilebildi.”

Bu tür dikilitaşların dikilme amacı buradan da anlaşıldığı gibi İmparatorun halk üzerindeki gücünün artmasını sağlanmaktır.

Örme Taş (Kostantin Dikilitaşı)

(Yukarıda Dikilitaş’ın arkasında)

32 metre uzunluğundadır. Kimin tarafından yapıldığı bilinmemekle birlikte 7. Konstantin tarafından bakımları yaptırılmış ve babası olan İmparator 1. Basileios’un savaşlarını ve zaferlerini anlatan kabartma tasvirler eklenmiştir. Mermer kaidesine “7. Konstantin, Rodos şehrindeki dev anıtla rekabet edecek bir şaheser yarattı” yazmaktadır.

Daha önceleri sütunun üstünde tunç bir küre ve  sütun boyunca tunç kabartmalar bulunuyormuş. Ancak Latin istilası sırasında para basmak amacıyla eritilmiş.

Burmalı Sütun (Yılanlı Sütun)

İmparator 1. Konstantin tarafında 324 yılında İstanbul’a getirilip diktirilmiş. Mitolojik bir öykünün simgesidir aynı zamanda. Daha önce Delfi’deki Apollon Tapınağı’nın önünde, güzellik, iyilik ve güç tanrısı Apollon’un bir boğa yılanını boğarak kötülüklere son vermesini simgeliyor. M.Ö. 5. yüzyıldaki Pers Savaşları’nda ele geçen kılıç, kalkan, zırh gibi malzemelerin eritilerek yapıldığı rivayet edilir. Birbirine sarılı üç yılanla başlarında taşıdıkları tütsü kazanından oluşan anıtın altın kazanı, İstanbul’a getirilmeden önce çalınmış. Tarihi belgelere göre sütunun yılan başları 17. yüzyıla kadar kadar yerinde duruyordu. Bir seyyaha göre yılan başları Polonya elçisinin adamları tarafından, Evliya Çelebi’ye göre ise bir yeniçeri tarafından kopartılmıştır. Bugün 5 metrelik kısmı ayakta olan eserin, şehri yılanlardan, böceklerden, çıyanlardan ve akreplerden koruduğuna da inanılıyordu.

Türk ve İslam Eserleri Müzesi (İbrahim Paşa Sarayı)

Müze Türk ve İslam eserlerini kapsayan ilk Türk müzesidir.

19. yüzyılın sonlarında vakıf binaları, cami, mescit, tekke ve türbelerden eserlerin çalınması engellenemeyince Osman Hamdi Bey’in başkanlığında kurulan komisyon yeni bir müze açmaya karar verir.

19. yüzyılın sonlarında başlayan kuruluş çalışmaları 1913 yılında tamamlanmış, Süleymaniye Cami Külliyesi içinde imarethanede 1914’te “Evkaf-ı İslamiye Müzesi” (İslam Vakıfları Müzesi) adı ile ziyarete açılmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra “Türk ve İslam Eserleri Müzesi” adını almıştır. 1983 yılında müze bugün içinde bulunduğu İbrahim Paşa Sarayı’na taşınmıştır.

Tarihi Hipodrom kademelerinde yükselen İbrahim Paşa Sarayı Kanuni Sultan Süleyman tarafından damadı ve veziri olan İbrahim Paşa’ya hediye edilmiştir. Bazı yönlerden Topkapı Sarayı’ndan daha görkemli olduğu söylenen Saray’da birçok düğün, şenlik, kutlama yapılmıştır. Bunun yanı sıra isyanlara da sahne olmuştur.

Dört büyük iç avlu çevresinde yapılan Saray taştan yapılmış olması sebebiyle günümüze kadar ulaşabilmiştir.

Müze 1984 yılında “Avrupa Konseyi Yılın Müzesi Yarışması Jüri Ödülü”nü, 1985 yılında da “Avrupa Konseyi Unesco tarafından çocuklara kültür mirasını sevdirme konusundaki çalışmalarından ötürü verilen ödül”ü almıştır.

Kırkbini aşan eser sergilenmektedir.

2012-2014 yılları arasında restorasyona giren saray, müzenin 100.yılını kutlaması sebebiyle 100 Yıl Önce 100 Yıl Sonra sergisi ile Aralık 2014’te yeniden açılmış.

Restorasyon sırasında Hipodrom’un batı oturma sıralarına ait tonozlu kalıntılar ortaya çıkmış ve Müze’nin teşhir alanlarından biri haline getirilmiş.

Müze’de Kur’an-ı Kerim’in küfi yazılı ilk nüshaları, sedef kakmalı rahleler, şamdanlar, seramikler, ahşap eşyalar, Kabe örtüsü, kutsal emanetler bulunmaktadır.

 Şam evrakları

Kabe örtüsü

Eyyubiler bölümünden eserler

Halı sanatının dünyadaki en zengin koleksiyonunu oluşturan halı bölümü ayrı bir önem taşımış ve müzenin uzun yıllar bir “Halı Müzesi” olarak anılmasına neden olmuştur.

Sultanahmet Cami

Mavi, yeşil, beyaz renkli eşsiz İznik çinileri, kapıları süsleyen sedef kakmaları, 6 minaresi, ve panoramik görüntüsü ile Sultanahmet Cami, İstanbul’un ana cami konumuna ulaşmış etkileyici bir ibadethanesidir.

Osmanlı sultanları ve aileleri tarafından yaptırılan ve sultan camileri anlamına gelen selatin camilerinin altıncısıdır.

1609-1617 yılları arasında I. Ahmet tarafından Mimar Sinan’ın öğrencisi Sedefkar Mehmet Ağa‘ya yaptırılıyor. Çinilerin renkleri nedeni ile Avrupalılarca “Mavi Cami” olarak tanınıyor. En çok fotoğraflanan camidir.

Ayasofya’nın 1935 yılında müzeye dönüştürülmesi sonrası ana cami konumuna geliyor. 2013-2016’da ciddi bir restorasyondan geçiyor.

Sultanahmet Cami külliyesi ile birlikte İstanbul’un en büyük yapı komplekslerinden biri. Külliyenin bazı bölümleri günümüze ulaşmamıştır.

Sultan Ahmet hakkında birkaç bilgi:

14 yaşında padişah olmuştur. 14. Osmanlı padişahıdır. 14 yıl hüküm sürmüş ve 28 yaşında ölmüştür.

Kanuni Sultan Süleyman’dan sonraki padişahlar içinde devlet işleri ile yoğun şekilde uğraşan ilk padişahtır.

Kendinden sonra padişah olacak kişilerin yaşı en büyük ve aklı başında olması kuralını koyarak kardeş katlini yasaklıyor.

Yaptıracağı caminin Ayasofya’yı yaptıran ve “Süleyman seni yendim” diyen Jüstinyen’in mabedinden ve görkemli kubbesi ile sanat şaheserlerinden olan Mimar Sinan’ın eseri Süleymaniye Cami’nden büyük ve güzel olmasını istemektedir.

Genç bir padişah olduğundan muhtemelen egosu nedeniyle 6 minareli bir cami yaptırıyor. O güne kadar 6 minareli tek cami Mekke’de. Rivayete göre Mekke’deki camiye onunla yarışmamak için 7. minareyi yaptırıyor.

Evliya Çelebi notlarında; Ahmet Han’ın temel atma töreninde eteğine toprak doldurup “Ya Rab, Ahmet kulunun hizmetidir. Kabul eyle” dediğini söyler.

Medrese

Cami’nin Ayasofya tarafında ve Sultan Ahmet Türbesi komşuluğundadır.

Dış Avlu

8 kapı ile giriş vardır. Ayasofya manzarası güzeldir. Bu taraftaki kapı A kapısıdır.

İç avlu

Çok geniştir ve kesintisiz kemeraltıyla çevrilmiştir. Ortadaki şadırvan sembolik görünümdedir.

At meydanına bakan kapı C kapısıdır. Bu kapının üstünden sarkan zincir Allah’ın evine girerken eğilip selamlamayı sağlamak için.

Bu cephede bahçede yer alan taş bank 1800 yıllık. Hipodrom zamanında seyir alanından kalan tek parça.

Caminin kubbesi 43 metre yüksekliğinde ve 23,5 metre çapında mütevazi ölçülerde. Kubbeyi 4 fil ayağı ve sütunlar destekliyor.

Akustiği iyi bir cami.

Yapının mimari ve sanatsal açıdan en önemli özelliği 22 bin İznik çinisi ile bezenmesi. 50 farklı lale deseni kullanılmış. Mavi, turkuaz, yeşil, beyaz renk kullanılmış. İznikteki tüm atölyeler burası için çalışmaya başlayınca bazı ustalar dışarıya da çalışmak için Kütahya’ya gidiyor. İznik çinilerinin bu yüzden yavaş yavaş bittiği söyleniyor.

Yapıda aydınlatmayı sağlayan 260 adet pencere bulunuyor.

Tavan ve kubbelerde kalem işleri de kullanılmış.

Kur’andan sözler içeren hat eserlerinin çoğu hattat Seyid Kasım Gubari tarafından yapılmış.

Müezzin Mahfili

Mermerden yapılmış.

Diğer tarafta vaaz kürsüsü var. Sedef, gümüş, kaplumba kabuğu ve fil dişi kullanılmış.

Mihrab

İnce işçilikle oyulmuş mermerden yapılma mihrab caminin sanatsal önemli bir öğesidir. İki tarafında kandiller vardır. Mihrabın yanında kufi yazıyla yazılmış kitabesi var.

Yağ kandilleri bulunan büyük avizeler var. Her bir öğesine özenilen camide avizeler değerli taşlarla süslenmiş. Evliya Çelebi avizelerin 100 mısır hazinesi değerinde olduğunu yazıyor.

Minber

Mihrabın sağında dekorasyonu zengin minber bulunuyor.

Hünkar Mahfili

Üst katta. Özel izinle giriliyormuş.

Sultanlar neden Hünkar mahfilinde namaz kılarlar:

Bunun iki sebebi var. Birincisi Allah’ın yeryüzünde gölgesi sayılan halife (Yavuz Sultan Selim’in halifeliği aldığından beri) makamına hürmeten. İkincisi ise güvenlik sebebiyle.

Caminin avlusunda F kapısından çıkınca Külliye’ye ait Arasta Çarşısı’na geliyoruz. Eskiden 200 dükkan varken 1912’de yangın atlatıyor ve günümüze 80 kadar dükkan ulaşıyor.

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi

Arasta Çarşısı içinde bulunuyor. Doğu Roma dönemine ait İmparatorluk Sarayı’nın revaklı avlusunun kuzeydoğu bölümünde kısmen sağlam kalmış mozaik döşemeyi kapsayacak şekilde oluşturulmuş bir müze. Büyük Saray Mozaikleri Müzesi, 1953 yılında İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne bağlanmıştır. 1979 yılından itibaren ise Ayasofya Müzesi Müdürlüğüne bağlı bir birimdir.

M.S. 450-550 yılları arasına tarihlenen mozaikler hem sanatsal açıdan hem de tasvirli sahnelerin zenginliği açısından dikkat çekicidir. Mozaikli alanın sadece 180 metre karelik bölümü ortaya çıkarılmıştır.

Mozaiklerde dini konulara rastlanmaz. Konular günlük hayattan, doğadan ve mitolojiden alınmıştır. Bunlar arasında kertenkele yiyen grifon, fil ve aslan mücadelesi, bir kısrağın tayını emzirmesi, kaz güden çocuklar, keçi sağan adam, eşeğine yem veren çocuk, testi taşıyan genç kız, elma yiyen ayılar ve avcı kaplan mücadelesini betimleyen sahneler yer almaktadır.

 

1

One thought on “Sultanahmet

  1. Çiçek Özvural says:

    Sevgili Ayla ablacığım, içten anlatımınız ve fotoğraflar eşliğinde sizinle tekrar doyumsuz bir İstanbul gezisi yaptım.Yolunuz dâim açık olsun. Sevgilerimle.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir