Fener Balat Cibali

Hemen her sene İstanbul’e geliriz. Kayınbiraderim burada oturuyor. Oğullarım da yine bu güzel şehirde okuyorlar. Geldiğimde ufacık bir zaman aralığı bulsam -yalnız veya ailece- daha önce hazırlık yaptığım hatta rotasını çizdiğim tarihi semtleri gezerim. Bu seferki rotayı Cibali, Fener ve Balat olarak belirledim.

CİBALİ

Haliç üzerindeki Atatürk Köprüsü’nün batı ayağına doğru gelip sağa yani kuzeye döndüğümüzde solda kalan semtin adı Cibali.

İsmiyle ilgili bir efsanesi var. Fatih’in ordusunda Cebe Ali isminde bir derviş varmış. Savaşta kuşatma sırasında postunu denize yaymış. Yanındaki üç yüz müridi de aynı şeyi yapmış. Postların üstünden geçip karşı kıyıya ulaşmış ve savaşmışlar. Surlardaki Bizans askerleri çok korkmuş.

Cebe Ali’nin mezarı Cibali Karakolu’nun içindeymiş.

Muammer Karaca’nın yabancı bir eserden uyarladığı Cibali Karakolu tiyatrosu, bu semti ve karakolu meşhur etmiş. Oyun yirmi yıl kadar oynanmış.

Cibali, İstanbul’un çok katlı yapılaşmasına daha başlamamış, iki-üç katlı ahşap ve betondan yapılmış eski evleri, dar sokakları ile ayrı bir dünya.

Sahil boyunca ilerlediğimizde Abdülezel Paşa Caddesi üzerinde açık renkli tarihi binasında Kadir Has Üniversitesini görüyoruz. Burası eskiden tütün fabrikası imiş. Bu bölge, ulaşım kolaylığı nedeni ile Osmanlı’da sanayileşmenin başladığı yerlerden olmuş. Cibali Tütün fabrikası 1880’lerde Fransız sermayesi ile Reji idaresi tarafından kurulmuş. 1925’te millileştirilen fabrikada 1994’e kadar üretim devam etmiş. 1995’te boşaltılan yapı daha sonra eğitim kurumu olarak değerlendirilmek üzere Kadir Has Üniversitesi’ne tahsis edilmiş. 2002’de yapılan restorasyon ile bugünkü halini almış.

Cibali tütün fabrikasında erkek ve kadın işçiler birlikte çalışmışlar. Alpay’ın Fabrika Kızı şarkısı buradaki anılardan ilhamla yazılmış.

Bu tarihi binanın alt kısmında yer alan Osmanlı Dönemi hamam kalıntısının ve Bizans Dönemi Seferikos Su Sarnıcı’nın (Karanlık Çeşme) gün yüzüne çıkması ile burası Üniversite’nin yanında Rezan Has Müzesi olarak ziyarete açılmış. Sarnıç geçmişte işlevini yitirdikten sonra tütün fabrikasının deposu ve ardından II. Dünya Savaşı yıllarında erzak deposu olarak kullanılmış.

D:\2016-04-24-Ayla\album-2016\ist. fener\20160910_125737.jpg

Müzede Urartu eserleri sergileniyordu.

D:\2016-04-24-Ayla\album-2016\ist. fener\20160910_130826.jpg

D:\2016-04-24-Ayla\album-2016\ist. fener\20160910_125716.jpg

Müzenin önünden devam edip Şerefiye caddesine ulaşınca önce sol sonra sağa döndüğümüzde yani yaklaşık 450 metre sonra Gül Camisi’ne geliyoruz.

Gül Camisi

9. yüzyılda Bizans döneminde Aya Theodosia Kilisesi olarak yapılmış. 1499’da camiye çevrilmiş. (İstanbul’da kiliseden camiye çevrilen yaklaşık 20 küsür yapı var.)

Rivayet odur ki; Azize Theodosia’nın isim gününde kalabalık, kilisede toplanmış. Güllerle süsledikleri kilisede Osmanlılar’ın şehri almaması için dua etmişler. Şehri alan Osmanlı askerleri buraya geldiklerinde gülleri görmüş ve şaşırmış.

Diğer rivayet de Gül Baba adındaki evliyanın burada gömülü olabileceği hakkında.

Diğer rivayet de şehri korurken öldüğü söylenen son Bizans imparatoru Konstantin Drageses’in burada gömülü olduğu.

Cami, sokak arasında sıkışıp kalmış, etrafına yapılan eklemeler ile tarihi benliğinden uzaklaşmış acınası bir görünümdeydi. Anahtarını bulmak da biraz zaman aldı.

Haç şeklinde taş ve tuğladan yapılmış bir binanın iç duvarlarında 6 köşeli Davut yıldızı bulunuyor.

Caminin yan duvarının bulunduğu sokağın karşısında Küçük Mustafa Paşa Hamamı’nı ziyaret etmek istiyor ancak restorasyonda olduğunu öğreniyoruz. II. Beyazıt’ın sadrazamı Mustafa Paşa’nın yaptırdğı hamam şehrin en eski hamamlarından.

D:\2016-04-24-Ayla\album-2016\ist. fener\20160910_124327.jpg

Fatih Sultan Mehmet Cami

Fatih Sultan Mehmet tarafından 1462-1470 tarihleri arasında Atik Ali’ye yaptırılan Fatih Külliyesi eski bir Bizans kilisesinin bulunduğu alana inşa edilmiş. İstanbul’un dördüncü tepesinde bulunur.

D:\2016-04-24-Ayla\album-2012\2012-06-20-ist-fethiye\P1010842.JPG

Kuzeyden girildiğinde ortasında şadırvanı olan güzel bir avlusu bulunur.

D:\2016-04-24-Ayla\album-2012\2012-07-07-istanbul-kariye-sait halim-beyoğlu\IMG_3755.JPG

Büyük bir kubbesi bulunuyor.

D:\2016-04-24-Ayla\album-2012\2012-06-20-ist-fethiye\P1010860.JPG

Yakınlarda büyük bir restorasyon geçirdi. Bazı sanat tarihçileri tarafından orjinaline uygun olmadığı konusunda da eleştiriler almıştı.

D:\2016-04-24-Ayla\album-2012\2012-07-07-istanbul-kariye-sait halim-beyoğlu\IMG_3782.JPG

Avlusunda Fatih Sultan Mehmet’in türbesi bulunmaktadır.

 

Fener

Bu semtte yer alan dik yokuş İstanbul’un yedi tepesinden birinde Yavuz Selim Camisi’ne kadar devam eder. Bizanslılar bu yokuşa Petrion (kaya) demişler. Burada surlardan başka iç kale de bulunuyormuş. Bizans’ı yerle bir eden 1204 Haçlı Seferi’nde Petrion’dan şehre girmişler. Çünkü başta düşman gibi görülmeyen Haçlı donanması Haliç’in meşhur zincirlerinden geçmiş. Buradan surlara saldırabilmiş.

Fatih’in fethinden önce Ege adaları ve Mora’ya kaçan bölge sakinleri, fetihten sonra Fatih’in adil ve özgür yönetimi neticesinde adalardaki bazı aristokrat aileler ile birlikte geri dönmüş. Bu soylu ve varlıklı Bizans aileleri Osmanlı döneminde uzun süre tercümanlık, Eflak Boğdan voyvodalıkları, sadrazamlık vb. görevlerde bulunmuşlar.

Fener, 1601 yılında Patrikhane’nin buraya taşınması nedeniyle Rum Ortadoks cemaatinin dini merkezi olmuş.

1821’deki Mora ayaklanmasından sonra ise bölge halkı Avrupa’ya göç etmiş.

http://www.istanbuluseyret.com/Images/i/guide/fener-harita.jpg

İnternetten bir harita: 1-Kanlı Kilise 2-Fener Rum Patrikhanesi 3- Bulgar Kilisesi 4-Fener Rum Lisesi 5-Kantemir Evi 6-Kadın Eserleri Kütüphanesi 7-Aya Yorgi Metokion Kilisesi

Bir dönem aristokratların yaşadığı semt bu tarihlerden sonra Anadolu’dan gelen insanlara mekan olmuş. Ancak kendini yenileyemeyen semtte ahşap evler bir hayli yıpranmış. 1985 yılında İstanbul’un Unesco Dünya Kültür ve Doğa Mirasını Koruma Sözleşmesi’ne dahil edilmesinden sonra ise Fener-Balat rehabilitasyon projesi başlamış. Bir çok evin bu kapsamda restore edildiğini görüyoruz.

Evet artık Fener Balat arasındaki dar sokaklarda eski dönemi canlandıran bir semtte gezintideyiz.

D:\2016-04-24-Ayla\album-2016\ist. fener\20160910_133836.jpg

D:\2016-04-24-Ayla\album-2016\ist. fener\20160910_134219.jpg

D:\2016-04-24-Ayla\album-2016\ist. fener\20160910_133522.jpg

Yıldırım Sokak ve özellikle Vodina Caddesinde çok sayıda rengarenk eski ev bulunuyor.

D:\2016-04-24-Ayla\album-2016\ist. fener\20160910_142715.jpg

D:\2016-04-24-Ayla\album-2016\ist. fener\20160910_135259.jpg

Balat’tın bulunduğu bölgede eskiden büyük bir saray varmış ve buradaki semtin adına Palation deniyormuş. Zamanla bu isim değişerek Balat olmuş.

Fener Rum Patrikhanesi

1601’de Patrikhane bugün içinde bulunduğu Aya Yorgi Manastırı’na yerleşmiş.

Sadık Ahmet Caddesi üzerindeki Patrikane’ye üçlü bir kapıdan giriliyor. Bir yan kapıdan kiliseye girerken, diğer yan kapıdan Patrikhane’ye geçiliyor. Siyah renkli ana kapı ise kapalı ve hoş olmayan bir anısı var.

1821’de II. Mahmut döneminde Yunanistan’da Mora isyanı başlıyor. Rumlar binlerce Müslümanı katlediyorlar. Mücadelenin başını kilise ve papazlar çekiyor. Eskiden beri Yunanistan yönetiminde kilisenin rolü inkar edilemez. Padişah emriyle Patrikhane basılıyor.

Mora isyanına ait belgeler ve patrik 5. Gregoryus’un Rus çarına yazdığı ihanet mektubu ele geçiriliyor. Bunun üzerine patrik suçlu bulunarak bu kapının önünde asılıyor. Gregoryus’tan sonra gizlice toplanan patrikhane yönetimi, aynı yerde bir Türk devlet veya din adamı asılana kadar kapının kapılı tutulmasına karar veriyor. Buranın adı Kin Kapısı olarak kalmıştır.

Patrikhane, milli mücadele esnasındaki yetkisini kötüye kullanmasından dolayı Atatürk’ün tepkisini çekmiş ve bu nedenle Lozan görüşmeleri sırasında verdiği demeçte Patrikhane’nin Yunanistan’a gönderilmesini istemiştir. Ancak başta İngilizler olmak üzere batılı güçlerin de talebiyle artık Patrikhane’nin siyasi işlere bulaşmayacağı sadece “Türkiye’deki Ortodoks azınlıkların dini vecibelerini yerine getiren bir Türk kurumu” haline getirilmesi garantisiyle Türkiye’de kalmasına izin verilmiş. Böylelikle eski imtiyazları ortadan kaldırılmış ve Lozan’da bu şekilde anlaşma metninde yer almış. Şu anda Fatih Kaymakamlığına bağlı bir Türk Kurumu statüsündedir.

Yan kapıdan Patrikhane Kilisesi’nin olduğu avluya giriyoruz.

Avluda Patrikhane binası ve kütüphane binaları da bulunuyor.

D:\2016-04-24-Ayla\album-2012\2012-06-20-ist-fethiye\P1010884.JPG

1901’de yangından hasar gören yapıların restorasyonu 1991’de yapılmış. Hala bazı bölümlerde restorasyon çalışmaları devam ediyordu.

Patrikhane Kilisesi (Aya Yorgi) 1720’lerde yapılmış. Aya Yorgi Kapadokya’da doğmuş bir aziz. Saint George olarak da biliniyor.

Kilise giriş kapısının üzerinde çift başlı Bizans Kartalı var.

D:\2016-04-24-Ayla\album-2016\ist. fener\20160910_144018.jpg

Girişte narteks (koridor) bulunuyor.

C:\Users\Windows 7\Documents\20160910_144124.jpg

Roma ve İstanbul’da bulunan batı ve doğu kiliseleri 1054’te “Büyük Şüphe” denilerek ayrılıyor. 1204’de ise 4. Haçlı Seferi İstanbul’a gelip şehri tamamen yağmalıyor. Önemli azizlerin kemikleri Vatikan’a götürülüyor. 2005’de ise iade ediliyor. Burada bulunan üç tanesi önemli. 1.Vasilis 2. Gregoryus 3. Yuhanna

C:\Users\Windows 7\Documents\20160910_144501.jpg

Kilise altın işçiliği, fildişi sedef ve mermerden yapılan görüntüsü ile eski Bizans Kilise ihtişamını yansıtması açısından güzel bir örnek.

C:\Users\Windows 7\Documents\20160910_144321.jpg

Solda görülen altın işçilikli ikontasis (Doğu Kiliseleri’nde kutsal bölmeyi dinleyici salonundan ayıran ve üzerinde kutsal resimler bulunan duvar) 17. yüzyılda Barok ve Osmanlı mimari tarzında yapılmış. Üzerinde Hz. İsa’nın hayatı resmedilmiş.

Müslümanlıktaki minbere benzer dua kürsüsünde özel günlerde dua yapılıyormuş.

C:\Users\Windows 7\Documents\20160910_144425.jpg

Fener Rum Lisesi

Benim çok beğendiğim, eski evlerin arasında ve bir yokuşun bitiminde yükselen kırmızı muhteşem yapı. Daha önce uzaktan gördüğümde Patrikhane zannettiğin bina.

Girişinde bir tanıtım yazısı var:

Kırmızı Mektep veya Mekteb-i Kebir olarak anılan Özel Fener Rum Lisesi ve İlköğretim Okulu Fransa’dan getirilen kırmızı tuğlalar ile şimdiki binası inşa edildiği için halk arasında Kırmızı Mektep olarak anılmaktadır. İstanbul’un 1453 yılında fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet’in 1454 yılında Ortodoksların eğitimlerini kendi dillerinde yapabileceklerine dair bir ferman vermesinden sonra Fener semtinde bir okul kurularak eğitim ve öğretime başlandı. Zaman içinde Patrikhane Akademisi ve Rum Mekteb-i Adını alan okula Osmanlılar geniş imkanlar sağladılar. 1861’de klasik eğitim veren bir liseye dönüştü. Şimdiki binası 1881’de Mimar Konstantin Dimadis tarafından inşa edildi. Okulun arkası yine bu okul mezunu Moldovya Prensi Dimitri Kantemir tarafından bağışlanmıştır. Okul giriş ve üç kattan oluşan bir yapıya sahiptir. Kubbesi yerden 40 metre yüksekliğe sahip olup 3020 metrekare kullanılabilir alana sahiptir. Kuşbakışı görünüşünün ise kartalı andırdığı söylenmektedir.

D:\2016-04-24-Ayla\album-2016\ist. fener\20160910_134625.jpg

Rum Lisesi 1980’lere kadar erkek lisesiymiş. Yakındaki kız lisesinde 3 öğrenci kalınca birleştirilmiş. Burada dünyevi, Heybeli Ruhban Okulu’nda ise dini eğitim verilirmiş.

Günümüzde İstanbul’da yaklaşık 1250 Rum yaşıyormuş. Eskiden 800 öğrenci varken şimdilerde 50 öğrenci varmış.

Kantemir Evi

D:\2016-04-24-Ayla\album-2016\ist. fener\20160910_135719.jpg

Ünlü tarihçi Romen Prensi Dimitri Kantemir gençliğinde gönderildiği Enderun’da doğu kültürünü öğrenmiş. 1710’da Boğdan voyvodalığına atanmış. Aralıklarla yaşadığı İstanbul’da “Osmanlı İmparatorluğunun Yükselişi ve Çöküşü” adlı bir eser yazmış. Kendi icadı olan nota sistemi ile birçok klasik besteyi yok olmaktan kurtarmış. Osmanlı kültürünü batıya tanıtmış.

Kantemir Rusya’ya gittikten sonra da yazarlığa devam etmiştir. Kantemir’in, Osmanlı tarihi ile ilgili yazdığı kitabın batıda Osmanlı’ya ön yargı oluşturduğu öne sürülmüş. Kitap, Avrupa Devletleri’ne Türkler’i yenilgiye uğratmak için hayati önem taşıyan siyasi ve askeri öğütler içermekteymiş. Bu nedenle hain ilan edenler de bulunmaktaymış.

Kantemir’in Balat’ta oturduğu harap olmuş ev, Avrupa Birliği ve Fatih Belediyesi’nin ortaklaşa yürüttüğü proje kapsamında restore edilip 2010 yılında hizmete açılmış. Üst kat müze, alt kat Fatih Belediyesi’ne ait sosyal merkez olarak hayata geçirilmiş. Geldiğimizde alt katta bir kafe vardı. Ama müze açık değildi.

D:\2016-04-24-Ayla\album-2016\ist. fener\20160910_135610.jpg

Evin yanından yokuş yukarı çıkan merdivenli sokaktan çıkıyoruz. Adı da Merdivenli Sokak.

Çıktıkça deniz manzaralı bir hal alıyor.

D:\2016-04-24-Ayla\album-2016\ist. fener\20160910_140029.jpg

Yokuş bitiminde şirin pembe bir köşkle karşılaşıyoruz. Sahibi de sokak başına taburesini atmış gelen geçeni seyreden, konuşkan güler yüzlü bir amca. Burası birçok dizinin çekildiği bir mekanmış.

D:\2016-04-24-Ayla\album-2016\ist. fener\20160910_140258.jpg

Buradan Rum Lisesi tarafına doğru sola dönüyoruz.

D:\2016-04-24-Ayla\album-2016\ist. fener\20160910_140429.jpg

Yol bizi bir kiliseye götürüyor. Rum Lisesi’nin hemen arkasında bulunuyor.

Meryem Ana Rum Ortodoks Kilisesi (Kanlı Kilise, Moğollar’ın Meryem’i Kilisesi, Panayia Muhliotissa Kilisesi)

Hiçbir dönemde camiye dönüşmemiş İstanbul’daki tek kilise. 13. yüzyılda kırmızı tuğladan yapılmış.

Fatih Camisi’ni yapan Rum asıllı Mimar Atik Ali, Fatih’e ricada bulunduğu için kiliseye çevrilmiyor.

D:\2016-04-24-Ayla\album-2016\ist. fener\20160910_140955.jpg

İçeride fotoğraf çekmek yasakmış. Bir tane çekmiş bulundum.

Duvarda Fatih’in fermanı (Orjinali Fener Rum Patrikhanesinde) var.

Fermanın üstünde Noel Baba olarak bilinen Aya Nikola’nın freski bulunuyor. Aynı zamanda gemicilerin azizi.

D:\2016-04-24-Ayla\album-2016\ist. fener\20160910_141038.jpg

Kanlı Kilise denmesinin nedeni fetih sırasında Balat kapısından giren Türk askerleri ile Bizanslılar arasında en kanlı çarpışmaların bu kilisenin yakınlarında gerçekleşmesi. İlk yapıldığında üstü kubbe ile örtülü merkezi çevreleyen yarım kubbelerin oluşturduğu bir yonca yaprağı olarak tasarlanan kilise geçirdiği çok sayıda onarım sonucunda asimetrik hale gelmiş.

Moğollar’ın Meryem’i denen aslında Bizanslılar’ın Maria isimli bir prensesi. Diplomatik olaylarda kullanılmış bir prenses. Moğollar büyük tehlike olunca Moğol Hanı Hülagü ile evlenmek üzere gönderilmiş. Deve üstünde geçen uzun bir yolculuğun ardından vardığında Han’ın ölmüş olduğunu öğreniyor. Oğlu Abagü Han’la evleniyor. 15 yıl sonra savaşta O da ölünce başkası ile evlendirilmek istenmiş. O geri dönmeyi tercih etmiş. Bu kilise-manastırda hayatını tamamlamış.

Gezi rotasının çoğunu tamamlamış idik ki yeğenler biraz mızıklandılar. Yine de oldukça iyi dayandıklarını söyleyebilirim.

Bu nedenle Bulgar Kilisesi ve tarihi agora meyhanesini bir dahaki sefere bırakarak gezimizi noktalıyoruz. Esen kalın.

 

 

 

1

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir